Beden ve Fantazm

Fantazm, psikanaliz ile psikosomatik olarak adlandırdığımız şey arasında bir bağlantının adıdır. Freud, histeriler üzerinden bu ilişkiye bakabilmiş; beden ve fantazm arasındaki stratejik ilişkinin içsel sorusunu teorikleştirmeye çalışmıştır. Bilinçdışı süreçlere ilişkin bu temel teori klinik olarak hayati bir öneme sahiptir. Freud, öznenin ‘’sağlığını’’ metapsikolojik bir zemine taşımıştır. Bu, fenomenolojik olarak, bir öznenin metapsikolojik bulgular olmadan sorunun ne olduğuyla ilgili bir şey bilmediğimizin bir yandan da ifadesidir. Görünüşte çok “dengeli” olan bir özne, metapsikolojik incelemede savunmalarında ego gerilimini, fazla buyurgan bir süper egoyu veya dürtüsel çatışmaları ortaya çıkarabilir. Burada temel olarak bakmamız gereken nokta elbette fantazm oluşumunun neyi mesele ettiği ve semptomun arkasında yer alan fantazmın ne olduğudur. Bu fantazm ise elbette beden ile çok yakından ilişkilidir.

Fantazm ile ilgili konuşulacak çok mesele var lakin beden ile olan ilişkisi Freud’un dikkatinden kaçmamıştır. Fantazm meselesi ise elbette somatizasyon kliniğinin de kalbinde yatan bir durumdur. Çünkü fantazmın bedenle olan ilişkisindeki statüsü, somatik dediğimiz semptomda harekete geçtiği ölçüde söz konusudur. Organik bir durum söz konusu olmadığında beden ile ilgili neyin hatalı gittiğine dair fikir pek yoktur. Freud (1893) şöyle der: ‘’Ben ise aksine histerik felçlerdeki lezyonun sinir sisteminin anatomisinden tamamen bağımsız olduğunu öne sürüyorum zira felçleri ve diğer tezahürlerinde histeri anatomi yokmuş ya da ona dair hiçbir bilgisi yokmuş gibi davranır’’. Burada konumuz artık organik değildir. Burada dilin, Sembolik olanın bedene nüfuz etmesi vardır. Her şeyden önce beden dilin içine girdikten sonra bir yapıya tekabül eder. Tabii ki Sembolik içerisinde her zaman söyleme direnen taraf vardır. Kelime bastırılınca beden bulur; somatik semptomlar. Beden dilin içine girince, dilin parçasına dönüşüyor. Bedenin gerçeği, dilin araçları tarafından dönüşüyor, kırpılıyor ve siliniyor. Örnek olarak belirli dönemlerde ortaya çıkan, cilt rahatsızlıkları. Bedensel semptom sanki bir hatırayı, sembolik olarak ortaya çıkarır gibi davranır. Darian Leader bunu güzel özetlemiştir: ‘’ Bir epizodun neden başladığı sorgulandığında sıklıkla bir cevap alınamaz, sanki görünürde bir sebebi veya tetikleyicisi yokmuş gibi. Dış sebeplerle bağlantısı olmayan ruh hali değişiklikleri gibi görünürler. Ancak belki de bu noktadaki bağlantı tam da bu bağlantıyı kurmamaktan gelmektedir. 1940’larda doktorlar, Freud’un öğrencisi Sandor Ferenczi’nin “yıldönümü reaksiyonları” dediği ve önemli bir olayın yıl dönümünde fiziksel semptomların ortaya çıkışını tanımlayan olguya rastlamışlardır. Burada anahtar, kişinin tarihler arasında hiçbir bağlantı kurmayışıdır. Semptom, tam da hatıra ortaya çıkamadığı için ortaya çıkmaktadır.’’ Bu durum aslında (somatizasyon vasıtası ile) beden ve fantazm arasındaki ilişkiyi yakalamak için bir fırsat olabilir.

Fantazm, kaynakları gizli kalsa da aslında açık havada ve gün ışığında yaşanabilir ve söze dökülebilir, bu da Freud’un (1908) en keskin şekilde ifade ettiği gizlilik maddesine işaret eder: İnsan suçlarını fantazmdan daha kolay itiraf eder. Kişinin kendi fantazmlarını kamusal alana sunmanın yolları olsa bile, bu kolayca anlaşılan ve hemen görünen şekilde olmaz. Fantazm, bir hikayeyi, bir anlatı yapısını, ne kadar temel olursa olsun filmsel bir senaryoyu oluşturan, konunun, eylemin ve ana karakterlerin özet bir sunumuyla kısa ve öz bir anlatıyı yeniden kuran bir ifadeye işaret edebilir. Freud’un (1908) vakası için not ettiği şu kısa sekansa bir bakalım: ‘’Hastalarımdan birinin dikkatini düşlemlerine çektikten sonra bana bir keresinde kendini sokakta aniden gözyaşları içinde bulduğunu, gerçekten neye ağladığını hızla düşününce, şöyle, bir düşleme ulaştığını anlatmıştı: İmgeleminde, kasabada iyi tanınan bir piyaniste sevgi dolu bir bağlılık geliştirmişti (kişisel olarak onunla tanışmıyor olsa da); ondan bir çocuğu olmuştu (aslında çocuğu yoktu) ve sonra piyanist çocuğuyla birlikte onu terk etmiş, onları yoksulluk içinde bırakmıştı. Aşkının tam bu noktasında gözyaşlarına boğulmuştu.’’ Freud, bu temel örnek üzerinden somatizasyonu, semptomun belirmesini ve fantazmların bu operasyondaki aktif rolü arasındaki bağlantıya işaret eder. Bu örnekte de görüldüğü gibi, analizanın başına, bizi ilgilendiren iki kutuptan yaklaşılabilecek ve onun talihsizliğini tam olarak kristalize eden bir hikaye gelecektir.

Beden tarafında, günlük olarak başka bir hedefe ya da işe konsantre olmuşken, birden bire beliren bir senaryonun otomatizmi ile karşılaşmıştır. Bu karşılaşmanın neticesinde aniden gözyaşlarına boğulur. Gözyaşları, bir bakıma affektle beraber kendini gösteren, sağaltıma örnek bir işleve sahiptir. Freud, birdenbire ortaya çıkmış gibi görünen bu ağlamayı deşifre etmenin anahtarını sağlayacaktır.  Bu arada, dışarıdan gördüğümüz tek şey bu: yürüyen ve ağlayan bir kadın, sanki bu gezinme fantazmatik bir sinopsisin serbest bırakılmasına yardımcı olmuş gibidir.

Burada görünen şey ‘’bütün bir hikayenin’’ mevcut olduğudur. Freud’un Rüyaların Yorumu adlı eserini de düşünürsek, bu hikayeye basitçe bir hayal kurma ya da gündüz düşünün bir ürünü diyemeyiz. Bedensel dürtünün mekânsal hikaye bakımından bir apartını görüyoruz. Fantazm sahibi kendisine roman ya da tiyatro karakteri gibi bir rol biçerek bir hikayaye kendini kaptırmıştı. Şehirde iyi tanınan piyanist ile ilişki yaşamış, üstelik ondan bir çocuğu olmuştu ve tüm bunların sonucunda çocuğuyla birlikte yoksulluğa terk edilmişti. Hikayesinin tam bu noktasında bu noktasında gözyaşları sel olup akmıştı. Kesinlikle bu hikaye için “hayal ettiğini” söylemek hafif kalır. Bu hikayede bir özdeşim yoluyla kendisinin varlığını tanımlıyor; bir adam tarafından kandırılıp, terk edilen bir kadın. Bu senaryo ile bir ağın içine düşer gibi içine düştüğü bu dramın kahramanıydı. İronik şekilde içsel senaryo çoğu şeyin gerçekleşmesine izin vermiştir: romantizm, başarısız bir evlilik, aldatan bir eş, annelik, hayal kırıklığı ve terk edilme. Ancak dışarıdan baktığımızda gördüğümüz, sadece ağlayan bir kadındır. Bu ağlama bedenin gerçeğine ait olduğu kadar – affektsel bir dışavurum olarak – fantazmın içsel olayına da aittir. Gerçekten de gözyaşları ‘’senaryonun bu yerinde’’ ortaya çıkmıştır. Bu senaryodaki yer, fantazmın özetinin sunulduğu zamansal bir noktayla çakışır. Burada dikkat edilmesi gereken yer, özdeşleşmenin püf noktasıdır: aslında kendi bedeniyle olduğu kadar, özdeşleştiği fantazmın figürü olan öteki kadının bedeniyle de ağlar: piyanistin terk edilen sevgilisi. Freud’un Bir Çocuk Dövülüyor adlı makalesindeki geçişlilik özelliğini görüyoruz. Gerçekten terk edilen kim? Aldatılan kim?

Gözyaşlarına boğulma, affekt yoluyla beden ve senaryonun temelini oluşturur. Terk edilme gerçekleştiğinde (veya Öteki kadın terk edildiğinde) gözyaşları, bedensel bir etki olarak kendini gösterir. İşin sonunda bedenin bu etkisiyle beraber gözlerin kendisi de bir aktör haline gelmiştir. Öznenin kendi senaryosunda ‘’içsel’’ bir canlılık lakin dışarıya derin bir belirsizlik vardır. Yani kişi kendi fantazmları hakkında konuşmaktan kaçınır. Onları en değerli hazine olarak saklayabilir. Freud (1908) şöyle diyor: ‘’Bu gündüz düşlerine çok miktarda ilgi harcanmıştır, kişi tarafından dikkatle kutsanır ve genellikle kişiliğinin en derin varlıklarıymış gibi büyük bir duyarlılıkla gizlenirler. Bununla birlikte, sokakta gündüz düşlerine dalmış olan bir kişiyi, sanki aklı başında değilmiş gibi, ani gülümsemesiyle, kendi kendine konuşma tarzıyla ya da adımlarının imgelenen durumun doruğuna işaret eden hızlanmasıyla tanımak kolaydır.’’ Anlaşılacağı gibi, bedensel etkiler bu saklı hazineyi birer işaret noktaları olarak belli edebilir. Bedensel olaylar, içeride beliren bir yangının, dışarıdan görünen dumanıdır; kızarmış gözler, dalgın gözler, gülümseyen bir yüz ya da anlamsız bir jest vs.

İnsanların kendi kendilerine yürüyüşleri, eski anıları hatırlatan bir mekanı görmeleri, bir kokuyu duyumsamaları, tesadüfi şekilde geçmiş kişilerle karşılaşmaları bu içsel senaryoları tetikleyebilir. Bu tür duyumsamalar ya da karşılaşmalar, fantazmatik faaliyete son derece elverişlidir ve kişinin kendi arzusuyla oynadığı oyuna tetiklenme ihtimali verebilir. Freud’un bu vakasında gördüğümüz gibi hayal kırıklığına uğramış ve onu hayal kırıklığına uğratan bu olaylar  karşısında tepkisiz kalamayan bir kadın, fantazm trenini çalıştırır; bu tren onu günlük rutininin dışına çıkarır.  Kimsenin haberi olmadan gizlice arzu trenine biner.  Bu şekilde bize fantazmın psişik bir oluşum ve bedenin bir olayı olarak dayanışma içinde yaklaşmanın yolunu gösterir.

Fantazm, arzudan beslendiği kadar arzuyu da besler. Bu örnekte görebileceğimiz gibi  söz konusu senaryoda sonu kötü biten bir hikaye olsa da beden, hem aşk hikayesinin doruk noktasında hem de yıkıcı finalinde tüm yolculuktan haz almış olacaktır.  Senaryonun bu kısmında yani tam da bu hayal kırıklığında gizli bir tatminin iş başında olduğunu, hatta orada doruğa ulaştığını vurgulamak gerekir. Fantazm edilen hikayenin başarısızlığı, kesin bir kazancın temelini oluşturan mazoşist bir tatmin sağlar. Bu senaryoda gözyaşı dökmenin inkar edilemez bir histerik keyfi vardır. Gözyaşı sonrası gelen rahatlama hissi burada belirsizleşir. Zira şu soru kendini gösterir: bedenin bu reaksiyonu sonrası mı yoksa senaryonun sağladığı haz vasıtasıyla mı rahatlık gelir? Bu soru bir kenara dursun, bunun temsil ettiği rahatlamayı hissederiz ama daha derinde ‘Haz İlkesinin Ötesine’ ve aynı zamanda belirli bir noktada artık kişiyi uyandıran bu fantazma bir bakış atabiliriz.  Bu nedenle bedenin -gerçek, dürtü- fantazmın eylemi tarafından harekete geçirilmiş olması esastır.

Beden ve dürtüden bahsetmek bize olayın arka planı hakkında bir fikir verir.  Fantazmın altında yatan şey, nabız atışı boyutuyla beden ve bunun altında da uyarımdır. ‘’Artık bir dürtü kavramıyla ilgili olarak kullanılan belli terimleri tartışacak konumdayız – örneğin onun “baskısı”, “amacı”, “nesnesi” ve “kaynağı”’’ der, Freud (1915). Freud, Dürtüler ve Değişimleri adlı metninde bu meselelere derinlemesine değinir. Uyaran konusu üzerinde tartışma başlatır. Heyecan ya da gerilim, somatik kıvılcımı belli eden etki noktasıdır. Freud, (fizyolojik) uyarımın, bilinçdışı bedensel semptomun ‘incisinin’, ‘kum tanesini’ oluşturduğu örneklem üzerinden güzel bir şekilde not eder. Uzun bir ifade ile şöyle diyor Freud (1917): ‘’ (…) örnek olarak bir histerik baş ağrısı ya da bel ağrısını alalım. Çözümleme bize bu ağrının yoğunlaştırma ve yerdeğiştirmeyle tüm libidinal düşlemler ya da anılar için bir yerine-geçen doyum haline geldiğini gösterir. Ama bu ağrı bir zamanlar gerçek bir ağrıydı ve o zamanlar bir libidinal uyarılmanın bedensel anlatımı, doğrudan bir cinsel-zehirleme belirtisiydi. Tüm histerik belirtilerin bu türden bir çekirdek içerdiğini iddia etmekten uzağız. Ama sıklıkla söz konusu olan durumun özellikle bu olduğu ve libidinal uyarılma tarafından ortaya çıkarılan bedensel etkilerin tümünün (normal ya da hastalıklı) histerik belirtilerin oluşumu için yeğlendiği bir gerçek olarak kalır. Bu durumlarda bir istridyenin inci oluşturmak için üzerine kat kat sedef kapladığı bir kum taneciği rolünü oynarlar. Aynı yolla cinsel uyarılmanın, cinsel eyleme eşlik eden geçici göstergeleri, belirtilerin oluşumu için en elverişli ve en uygun malzeme olarak psikonevrozlarca kullanılır.’’

Dürtünün ‘’amacı’’, bir nesne vasıtasıyla ortaya çıktığı yerdeki somatik gerilimi ortadan kaldırmaktır.  Ancak dürtüyle ilgili en dikkat çekici şey, bir yandan içsel bir akış olarak sürekliliği, diğer yandan da geriye dönük karakteridir. Nesne skalada önemsizdir zira dürtünün yalnızca çıkış noktasına geri dönmenin aracıdır ve dürtüye harekete geçme fırsatı veren şeydir. Bu çifte yön – süreklilik ve geri dönüklük – dürtüye tekrarlayan ve zamansız karakterini verir, dolayısıyla bedenden gelmesine rağmen ‘hiçbir yerden çıkmadığı’ izlenimini verir. 

Peki bedende olan bu olaylar karşısında fantazm ve onun senaryosu neden gereklidir? Öncelikle özet olarak fantazm senaryosunun, haz ilkesine (Lustprinzip) dönüşü içerdiğini bilelim. Yukarıda öznenin haz almasına izin veren bir şey olarak fantazmın katı bir şekilde Freudcu bir fikir olduğunu gördük. J-A. Miller, fantazmın jouissance’ı hazza dönüştüren bir makine gibi olduğu şeklindeki kesin Lacancı hipotezi bize sunuyor. Jouissance’ı ehlileştirmek için fantazmı bir makineye benzetir çünkü kendi hareketi nedeniyle, jouissance hazzı değil, hoşnutsuzluğu hedefler. Fantazm, haz elde etmek için entrika olarak işleyiş biçiminin bir amblemidir. Ayrıca Freud, Haz İlkesinin Ötesinde adlı makalesinde yetişkinlerin çocukken oynadıkları gibi oynamamalarının nedeninin onlarda çocuk oyunu etkinliğinin yerini fantazmlarının alması olduğunu söylüyor. Bu anlamda fantazm, hem jouissance hem de kaygı durumundan haz veren oyun işlevine benzeyen bir işleve sahiptir. Miller, Freud’un ünlü Fort-Da anlatısı üzerinden bunu ifade eder: ‘’ Fort-Da için gerekli koşulun annenin yokluğu olduğunu hatırlayalım. Öteki bıraktığı için çocuk, oyunbaz entrikaları sayesinde jouissance aldığı kaygı uyandıran bir duruma bırakılır. Bu yokluğu hatırlamak önemlidir, çünkü Öteki’ne duyulan arzuyu mevcut ve belirgin kılan, Öteki’nin yokluğudur. Lacan baba metaforu formülünü bu temelde oluşturur, çünkü orada Annenin Arzusu olarak görünen şey, annenin yokluğunun bıraktığı yeri alan bir şeydir. O orada olmadığında çocuk, onun arzusunun ne olduğunu, neyi arzuladığını merak edebilir. Bu nedenle Fort-Da çocuğu, Öteki’ne duyulan arzu belirginleştiğinde bu entrikayı yaratır. Ancak bunun gösterdiği şey genelleştirilebilir: Fantazm, Öteki’ne duyulan arzu tezahür ettirildiğinde devreye giren bir makinedir.‘’

Fantazm, kişinin kendi bedensel libidinal – narsisistik ekonomisini düzenlemektir.  Fantazm, öznenin dürtü montajını bir arada tutar. Daha önce başka yazımda da belirttiğim gibi[1], cinsel dürtüler / ego dürtüleri (kendini koruma) karşıtlığından yaşam dürtüleri / ölüm dürtüleri karşıtlığına geçen dürtü diyalektiğinin yeniden düzenlenmesi, somatizasyonun anlamının radikal bir şekilde yeniden okunması anlamına gelir. Bunun fantazm tarafından düzenlenmesi ise bambaşka ve kritik bir anlam katar.  Bu beden bir çatışma alanına dönüşür; birleşme eğiliminde olan güçler ile ayrışmayı hedefleyen güçlerin – “yaşam”, “ölüm” – karşı karşıya geldiği yerdir. Dolayısıyla nabızsal beden her zaman fiilen iç savaş halindedir. Ve bu savaşı dengeleyen şeylerden biri de fantazmdır.  Dolayısıyla kayıp travmasının etkisi zorunlu olarak dürtülerin parçalanmasına ya da dağılmasına yol açar. Bu, ölüm dürtüsünün somatizasyonun nedeni olduğu anlamına gelmez.  Aslında hiçbir şeyin ‘nedeni’ değildir.  Daha ziyade, yaşam ve ölüm dürtüleri arasındaki ittifakın bozulduğu ve böylece öznenin regresyonu gerçekleştirdiği anlamına gelir. Dolayısıyla fantazmı destekleyen nesnenin kaybı, savaş alanını bedende bulan bu parçalanmanın kapılarını açacaktır.  Yas ve beden ile ilgili yazımda bedenin, fantazmın bu kaybının önüne geçerek onu sembolize etmeye çalıştığını belirtmiştim.

Bu durumun kaygı ile ilişkisi önemli. Benim bakış açıma göre Freud’un kaygı hakkındaki görüşünü değiştirmesi psikanaliz teorisi için çok önemli bir aşamadır. Bastırma ve kaygı arasındaki ilişkide tersine bir dönüş yaptı. Başlangıçta bastırmanın kaygıya neden olduğunu vurguluyordu. “Psikanalize Giriş Dersleri “nin 25. dersi olan Kaygı dersinde bunu vurgular. Freud şöyle der: ‘’Kaygıya dönüşümün -kaygı biçiminde boşalım demek daha doğru olacak- bastırmaya uğramış ani libido değişimi olduğunu söylemiştim. Bu değişimin tek ya da mutlak bir değişim olmadığını eklemeliyim.” Daha önceden bastırılmış libidonun kaygıya neden olduğuna inanıyordu. Daha sonra Freud’un düşüncesinde bir değişiklik meydana gelir. Nedensel durumun başına kaygıyı yerleştirir. Kaygı, bastırmanın nedeni olmuştur.  Freud, ”Psikanalize Yeni Giriş Dersleri”nde şöyle der: ”Size böyle bir araştırmanın ayrıntılı aşamalarını sunamam; şaşırtıcı sonucun beklediğimizin tam tersi olduğunu söylemek yeterli olacaktır. Kaygıyı yaratan bastırma değildi; daha önceden de oradaydı; bastırmayı oluşturan kaygı idi.‘

Bu ders pek çok açıdan dikkate değerdir, en başta da kaygı ve bastırma arasındaki ilişkilere dair kavrayışının tersine dönmesi nedeniyle. Freud sonunda kaygının, nedenin merkezinde yer aldığını ve kaygının da bastırmanın nedeni olduğunu kavramıştır. Kaygıya karşı bir savunma olarak bastırma ortaya çıkar. Burada daha önemli bir nokta olduğunu belirtmek gerekir.  Burada dikkat etmemiz gereken nokta fantazmdır. Bu ciddiye alınması ve değerlendirilmesi gereken bir unsurdur. Çünkü Miller’ın burada bize fantazmın işlevsel yönünü de gösterdiği anlaşılmaktadır. Bu bilgiler ışığında fantazm burada bir savunma biçimini almış gibi görünüyor. O halde bu, bedenin jouissance’ının anlamsızlığıyla karşılaşmanın yol açtığı travmanın gerçekliğini tamponlayan savunma olarak anlaşılmalıdır. Fantazm bu durumda bir savunmadır; açıklanamayan jouissance’a karşı bir savunma. Bunu Freud’un erken döneminde baştan çıkarma kuramı ile ilgili teorisinde de görebiliriz. Freud, bunu daha sonra bir fantazm olarak teorileştirmiştir lakin histeri teşhisinde önemli bir unsurdur: bir baştan çıkarma sahnesi sıklıkla erken dönemde bir dönüm noktası olarak ortaya çıkar.

O yüzden kaygı ve fantazm arasındaki ilişki önemlidir. Fantazmın işlevselliğini görüyoruz. Bu noktalar göz önüne alındığında, zaten fantazma dikkat çeken Freud’un kendisiydi. Freud şöyle der: “histeriyi inceleyen herkes ilgisinin belirtilerden uzaklaşıp geldikleri fantazmlara döndüğünü hemen fark eder.’’  Dahası, bu bir yandan psikanalizin semptom kliniğine nasıl yaklaştığını gösterir. Yani psikanaliz kliniği semptomlara göre değil, öznenin konumuna göre belirler. Miller şu tezi ileri sürer: ”Bunu daha sonra daha kesin bir şekilde ele alacak olsam da, şimdi hızlıca temel fantazmın Urverdrängung’a karşılık geldiğini söyleyeceğim. Bastırmaya maruz kalan şeyin asla gün ışığına çıkmayacak olan kısmıyla ilişkilidir. Freud, “Ketlenme, Semptom ve Kaygı” adlı eserinde, içeriği olmayan ya da söylenemeyen kökensel bir bastırma olduğunu, ancak bunun yerine her zaman daha fazla bastırma olduğunu, her zaman gelebilecek başka bir gösteren olacağını iddia ettiğinde buna işaret eder. Bu yılki dersimde tezim, temel fantazmın ilksel bastırmaya karşılık geldiğiydi. Analizin sonunda beklenebilecek şey, öznenin bu temel fantazmla ilişkisinde bir değişiklik olmasıdır. Analizin sınır noktası.‘’

Bu bilgiler ışığında psikanaliz tezinin geçerliliğini görebiliriz. Lacan’da özne konumlarını temel fantazmaya göre belirlemiş ve kliniğini buna göre oluşturmuştur. Bu da örneğin obsesif semptomu olan bir öznenin obsesyonel bir özne olmayacağı anlamına gelir. Lacan (1966) şöyle der: ”Bunu bir kez ortaya koyduğumuzda, fantazmın iki teriminin birbirinden ayrıldığını görürüz: birincisi, obsesif durumunda, Öteki’nin arzusunu olumsuzladığı için, fantazmını öznenin ortadan kaybolmasının imkansızlığını vurgulayacak şekilde oluşturur, ikincisi, histerik durumunda, arzu fantazmda yalnızca histeriğin nesnesi olarak kayarak arzuya getirdiği tatmin eksikliği ile sürdürülür. Bu özellikler, obsesifin Öteki’nin garantörü olmaya duyduğu temel ihtiyaç ve histerik entrikanın inançsızlığı tarafından doğrulanır.’’  Fantazmın, jouissance’ın anlamsızlığını sınırlayan ve özneye haz sağlayan bir strateji olarak işlev görmesi çok önemlidir. Özne hem kendi bedenine ilişkin hem de Öteki’nin anlamsızlığına karşı belli bir pozisyon alır.

Freud’un satırlarında Miller’ın tezini tekrar görebiliriz: ”Bilinçdışı fantazmlar ya başından beri bilinçdışıdır ve bilinçdışında oluşmuşlardır; ya da -daha sık olduğu gibi- bir zamanlar bilinçli fantazm, gündüz düşleriydiler ve o zamandan beri bilinçli olarak unutulmuş ve ‘bastırma’ yoluyla bilinçdışı hale gelmişlerdir.’’  Freud şöyle devam eder: “Çünkü gözlemlerimiz artık bu tür fantazmların bilinçli olduğu kadar bilinçsiz de olabileceği konusunda şüpheye yer bırakmamaktadır; ve bu sonuncular bilinçsiz hale gelir gelmez patojenik hale de gelebilirler, yani kendilerini semptomlar ve ataklar halinde ifade edebilirler.’’

Burada fantazm ve savunma arasında özel bir ilişki olduğu vurgulanabilir. Semptomların  altında yatan fantazmı değerlendirmek psikanalizin ön plana çıkardığı şeydir. Daha önemlisi, fantazmın, dürtü için ‘sağlıklı’ olmasının nedeni budur, oysa nevrotik ( nevrotik yapıyı özellikle vurguluyorum!) depresyon, fantazm özne için artık işe yaramadığından, günlerin birbirini takip ettiği ve kendisi için çok üzücü bir şekilde benzer olduğu gibi çarpıcı bir izlenime sahip olduğu gerçeğiyle tanınabilir.  Arzuladığı eksikliği besleyen şeyin yerine, günden güne tekrarlanan bir tıkanıklık oluşuyor.  Bu minvalde sadece fantazmın işleyiş halinde beden üzerindeki etkilerini değil, fantazm dağıldığında ya da sekteye uğradığında da beden üzerindeki etkilerini görebiliriz.  Depresyondaki kişi “artık hiçbir şey istemediği” izlenimine sahiptir, oysa artık hiçbir şeyden yoksun değildir, çünkü arzulayacak hiçbir şey kalmamıştır ve bu da onu arzusuz bırakır.  Arzu aslında bu anlamda kaygı ve fantazm aracılığıyla birlikte çalışan şeydir. Kafasındaki kötü senaryolardan boğulmuş, kaygılı bir özneyi ele alalım. Kaygılı özne neden bedeninde gerçekleşen (nefes darlığı, kalp çarpıntısı)  bu rahatsızlığı dikkate alarak, örneğin yakınlarının başına kötü bir şey geldiğini hayal ederek, her türden küçük felaket senaryoları yaratır?  Bunun nedeni, sıkıntı içindeyken bedenin kendisinin, bu iç tehdidi projektif olarak sahnelemesidir. Güncel nevrozlar, nabız gibi atan bedenin dönüşümlerinin “endoskopik” algısından kaynaklanan bu fantazmatik emülsiyonu açığa çıkarmaktadır ancak fantazmatik faaliyet, beden düzeyindeki emülsiyonun ötesinde, kendi ifade zenginliğini “psikonevrozlar” ile bulur.  Somatik avatarların çeşitliliğini tüketmekten uzak olsa da histerinin bu somut paradigma ayrıcalığına sahip olduğu günümüzde artık yeterince vurgulanamaz. Ama histerinin kaybolduğu olgusu klinik bir safsatadır.

Devam edersek, böylece dürtünün oluşmasında bedenin rolünü gün ışığına çıkarabiliriz.  Temelde engellenmiş olduğunu bilerek, dürtüyü tatmin etmek dışında onunla ne yapabiliriz?  Burada dürtünün “kaderleri”, yani ona ne olduğu ve her şeyden önce bastırma ile karşılaşırız; üstelik bu bastırma dürtünün kendisine değil (kendi içinde reddedilemez), psişik temsilcilerine, her şeyden önce bastırılanın temsiline uygulanır. Freud’un bize hatırlattığı gibi, analitik affekt doktrini libido teorisine atıfta bulunur, ancak affekt ve temsil (aracılığı mümkün kılan) olan bu ‘vekiller’ aracılığıyla ‘psikolojileştirilir’. Affekt, temsili bir çatışmayı gizlerken, (ki Lacan’ın ilk yıllarında kaygı dahil tüm affektleri imgesel olana atfetmesi bu aldatma ve çatışmaları gizleme yönüyle alakalı idi. Daha sonra kaygıyı bu affektlerden ayırmış ve tek aldatmayan affekt olarak haklı yerini vermiştir) sembolik olana dair cümle kipleriyle oluşturduğu nabızsal bedenle daha doğrudan bir bağlantı kurduğunu vurgulamak gerekir.

Fantazm, dürtü tatmininin sahnelenmesidir, ancak temelde dolaylıdır.  Az ya da çok engellendiği ölçüde, dürtü bu fantazm aracını, bastırılmış olanla ilişki kurma aracını kendine mal eder. Bu nedenle “dolaylı” ya da destekleyici bir işlevi vardır. Bu, bastırmanın bizi vazgeçmeye zorladığı bir şeyi, yani bu yakından dışlanmış jouissance’ı yeniden kazanmayı varsayar. Freud (1923), nevrozun ayırt edici özelliğini incelerken bunun en ayrıntılı formülasyonunu verecektir. Fantazm, id için bir “telafi” ya da tazminattır, bedensel olana “en uç noktasında açık” dürtü kutbu  ya da daha ziyade, kör dürtüsüyle bir bölgeyi geri almaya çalışan id’dir.

Fantazm böylece bedene (dürtüsel olarak) dokunur, çünkü id’in dilini konuşur. Fantazmın sahnelenmesi bununla ilgilidir: Bastırılmış olanı çağrıştırmak az ya da çok ustaca dolambaçlı yollara girer; gerçekten de bilinçdışı fantazmın bir ‘sanatı’ vardır. Fantazmatik operasyonun temel dayanağı açıktır: (hazza yönelik) yasağın engellendiği bir durumu temsil etmek. Bu fantazmın “çifte oyunudur”, çünkü aynı eylemde hem yasağı hem de ihlali ortaya koyar.  Fantazmın “sanatsal işleyişi” budur.

Fantazmın bedende bu şekilde ‘parlayıp sönmesinde’ (yokluk/varlık) neyin söz konusu olduğunu ve beden-öznenin bu diyalektikteki rolünü anlamak için birkaç değerli örnek üzerinde düşünmek gerekir. Freud’un metinlerinden birinde, kendisi tarafından hemen geliştirilmemiş olsa da, somatik semptomun – bizi ilgilendiren anlamıyla, dürtü-bedenini etkileyen, organik bir nedenselliğe indirgenemeyen – ama tam da organik bir patolojinin sağladığı bir ‘vesileden’ ortaya çıktığına dair önemli bir öneri buluruz. “Olayların benzer bir akışı garip tanısal ve sağaltımsal ilgiye yol açar. Gerçekten görünür bir nevrozdan yakınmaksızın bir nevroza yatkın olan bir insan örneğinde, bir patolojik bedensel değişimin, (iltihaplanma ya da belki de yaralanma yoluyla) belirti oluşumu etkinliğini başlatması hiç de ender olarak gerçekleşmez; böylece bu etkinlik kendisine gerçeklik tarafından sunulmuş olan belirtiyi aceleyle, yalnızca bir anlatım aracı yakalamak için beklemede duran, tüm bilinçdışı düşlemlerin temsilcisine dönüştürür.” (Freud, 1917). Burada kastedileni şimdilik nevrotik semptom olarak ele alalım. Çünkü psikoz durumunda bedensel bir etki ile karşı karşıya kalma durumunda başka şeyler gelişebilir. Örnek olarak Kurt Adam vakasına baktığınızda, Freud’un bedeninde adlandıralamayan Gerçeğe dair izleri gördüğünde Kurt Adam’da başka durumlar ortaya çıkmıştır. Peki buradan ne gibi sonuç çıkarırız? Cümlenin sonuna giderek, bilinçdışı fantazm ile beden arasında neyin oynandığını anlamak önemlidir: “böylece bu etkinlik kendisine gerçeklik tarafından sunulmuş olan belirtiyi aceleyle, yalnızca bir anlatım aracı yakalamak için beklemede duran, tüm bilinçdışı düşlemlerin temsilcisine dönüştürür“. Başka bir deyişle, bilinçdışı fantazmlar, somatizasyon kliniği için belirleyici bir nokta olan, organik bedende yaratılan açıklığa doğru harekete geçerler. Söylediğimiz gibi, fantazmlar bilinçdışı jouissance adalarını oluşturur ve dürtü-beden, organik bedenle yakından bağlantılıdır. Eğer organda bir lezyon varsa, ‘tetikte bekleyen’ bu fantazmlar bu kusuru bir ‘ifade aracı’ olarak benimseyecektir. Bu da somatizasyonun tetiklenmesi için gerekli koşulları yaratır. Tıpkı yukarıda belirttiğimiz gibi herhangi bir faktörün (mekan, korku, anımsatıcı bir görsel) fantazmı tetiklemesi gibi, böyle bir faktörde etkili olur. Bu durumda önemli aşamaya geliriz; güncel olanın fantazma dahil edilmesi. Fantazmın, geçmiş, şimdi ve geleceğin bir ip gibi dizilme durumunu hatırlayarak bu konuda bir fikir edinebiliriz. Şöyle der Freud (1908): ‘’ öznenin temel isteklerinden birini uyarabilmiş olan bazı güncel izlenimlere, şimdiki zamanın bazı kışkırtıcı oluşumlarına bağlıdır. Buradan bu isteğin doyurulmuş olduğu daha eski bir deneyimin (genellikle çocuksu bir deneyimin) bir anısını geri çağırır; ve de bu şimdi isteğin bir doyurulmasını temsil eden gelecekle ilişkili bir durum yaratır. Bu yolla yarattığı şey kendisini kışkırtan oluşumdan ve anıdan gelen kökeninin izlerini taşıyan bir gündüz düşü ya da düşlemdir. Dolayısıyla geçmiş şimdiki zaman ve gelecek, deyim yerindeyse, içlerinden geçen isteğin ipine dizilirler.’’ Fantazm bizi burada ve şimdi, fantazmatik üretimin güncelliği içinde, bir arzu kurgusuyla karşı karşıya getirir ama aynı zamanda geçmişi de bir tatminle yeniden kurgular ve böylece, aynı hareket içinde, arzunun kapılarını aralık bırakarak gelecekteki bir tatminin umut edilen geleceğine açılır. Herhangi bir durum buna dahil edilebilir; okunan bir roman, izlenen bir film, bir kişinin anlattığı bir olay. Bu gibi güncel örnekler bir fantazmın senaryosunun aparatına dönüşebilirler. Güncel olaylar dizisini içeriyormuş gibi görünen durum, geçmişin travmatik durumunu tekrar onarmaya çalışır. Freud’un bu tespiti pek kıymetlidir çünkü herhangi bir durumun sahneye katılması ve değerlendirilmesi gerekir.

 Kaynakça

  • Freud, S., Metapsikoloji,  çev. Emre Kapkın – Ayşe Tekşen, Şubat 2013, Payel Yayınevi
  • Freud, S., Ruhçözümlemesine Giriş Konferansları, çev. Emre Kapkın – Ayşe Tekşen, Mart 2016, Payel Yayınevi
  • Freud., S., Haz İlkesinin Ötesinde, çev. Ali Babaoğlu, Şubat 2001, Metis Yayınları
  • Freud., S., Sanat ve Edebiyat, çev. Dr. Emre Kapkın – Ayşe Tekşen, Şubat 1999, Payel Yayınevi
  • Lacan, J., Ecrits, The Subversion of the Subject and the Dialectic of Desire in the Freudian Unconscious trns. Bruce Fink, 2002, W. W. Nortan & Company, Inc
  • Leader, D.,  Kesinlikle Bipolar, çev. Ferhat Jak İçöz, Mart 2018, Alethia Kitap
  • Miller, J-A., Symptom and Fantasm

[1] https://batuhandemir.net/2023/07/30/yas-ego-ve-beden/

Yorum bırakın