Yas, Depresyon ve Tekrar


Çağımız psikopatolojilerine güncel yöntemlerle, çeşitli tekniklerle farklı yorumlar getirilmiştir. Bu teknikler çeşitli görüngüleri hedef almaktadır ve farklı terapi planları ile bir amaca yöneliktir. Her dönemde olduğu gibi, günümüzde de ‘’popüler psikopatolojiler’’ için çeşitli cevaplar üretilirken, psikanaliz bu cevaplar arasında hep bir sınava tabii tutulmuştur. Etkinliği, teorisi ve sonuçları her daim sorgulanmıştır. Yüz yılı aşkındır aktif bir şekilde çalışan psikanaliz, getirilen sorulara ve eleştirilere kendi teori çerçevesinin mantığında cevaplar geliştirmiştir. Bu yazıda ele almak istediğim konu ise yas ve depresyon. Ama özellikle çağımızda nevrotik yas ve psikotik melankoli ayrımını silikleştiren depresyon üzerine. Elbette depresyon kavramının özellikle psikanalitik açıdan teorsinin ve pratiğinin neye denk geldiğini kabaca belirtmek üzerine.

Klasik bir ifade ile depresyona birçok şey neden olabilir. Kabaca onu iki farklı bakış açısını takip ederek tanımlayabiliriz: bir sendrom olarak, yani nedene değinmeden gözlemlenebilen bir dizi semptom olarak gören tanımlayıcı bir bakışı olarak. Diğeri ise psikanalitik bir bakış açısı olan, depresyonu ortaya çıkaran nedenlerle ve onu açıklayan bilinçdışı mekanizmalarla ilgili olarak. Psikanalitik açıdan bakarsak, işler karışıyor gibi durabilir. Ama bu karışıklığa yakından bakıldığında aslında klinik pratik açısından ne kadar kolaylık sağladığı görülecektir. Bu bakış açısında kolaylık sağlayan faktörler, yapı bakımından (Nevroz, Sapkın ve Psikoz) ele alındığında karşımıza çıkan tablodur.

           Elbette bir manevra alanı için başlangıç noktası elde edeceksek, Freud’un en önemli metinlerinden “Yas ve Melankoli”dir  (2004(1917): 10), ve hemen göze çarpan “melankoli” terimidir. Freud nevrotik yas ile psikotik melankoli arasında şöyle bir ayrım çiziyor: ”Yas ile kurduğumuz benzetim bizi, kişinin nesneye dair bir kayıp yaşadığı sonucuna ulaştırmıştı; kişinin anlatımı ise Ben’ine dair bir kayıp yaşadığını ortaya koyar.” Bu gerçekten klinik için dehşet verici bir ayrımdır. Yasta Ego ile sevilen nesne arasındaki çatışma, fail ile Ego arasında özdeşleşme ile değiştirildiği gibi bir bölünmeye dönüşür. Ve böylece, yasta nesnenin bir yıkımı olduğu yerde, melankolide Ego’nun bir yıkımı vardır.  

Freud çok net bir şekilde nevrotik yas ve melankolik psikoz alanı ile ilgili konuşur. Nevrotik Yas çalışmasından bahsederken Freud (2014:21) şöyle diyor: ”Libidoyu nesneye bağlayan her bir anı ve beklenti yeniden konumlandırılır, aşırı işgal edilir ve libidonun ayrışması tamamlanır.” Bu tam da Darian Leader’ın çok güzel örneklediği elmas metaforudur. ”(…) tıpkı bir elmasa sadece bir açıdan değil mümkün olan bütün açılardan bakmak gibi, böylece elmasın her yüzü görülebilir. Freudyen terimlerle, kaybedilen nesneye bütün farklı temsillerini kapsayacak şekilde erişilmelidir.” (Leader, 2018:31) Verhaeghe (2004) bunu daha da örnekler. Freud, nesne gerçeklikte kaybedilirken egodan sökülmesinin/çözülmesinin de takip edilmesi gerektiğini belirtmektedir. Deneyim bunu açıkça ortaya koymaktadır: Sevilen birini kaybettiğimizde, kendiliğimizin de bir kısmı kaybedilmiş gibi olur. Sevilen nesne adeta bizim bir parçamız gibiydi; o içimizdeydi ve şimdi Freud’un işaret ettiği gibi içsel olarak da terk edilmelidir.

Buna şu açıdan da bakabiliriz; Grup Psikolojisi’nde çok önemli bir bölümden, özdeşleşmeden bahseder Freud. Burada ikinci özdeşleşmeyi nesnenin “içe projeksiyon” olarak belirtir. Ve daha sonra bu metinde, bu özdeşleşmenin mekanizmasını melankoliye uygular. Aşk nesnesinin benzer bir içe projeksiyonu. Ancak 1917’de “Yas ve Melankoli’de” Freud, kayıp nesne ile özdeşleşen Ego hakkında, yasta bir nesne kaybının olduğu yerde, melankolide bir Ego kaybı haline geldiğini konuşmuştu. Ve yastaki nesne kaybı bilinçli iken, melankolideki nesne kaybı bilinçten çekilir. Daha da önemlisi, nesne ile özdeşleşme süreci, Freud’un büyük ölçekte Ego’nun fakirleşmesi olarak adlandırdığı şeye yol açar. Yasta, yoksullaşan dünya, melankolide Ego’nun kendisidir (Freud, 2014(1917)). Melankolide nesne kaybı her zaman o kadar belirgin değildir, normal bir yas sürecinde ise melankolik hasta için çok tipik olan gürültülü kendi içine dönük sitemler yoktur.

            Yasta, libidonun kayıp nesneden kademeli olarak geri çekilmesi ve yenisiyle yer değiştirmesi vardır. Melankolide, libido Ego’ya çekilir ve nesne ile özdeşleşmeyi oluşturmak için kullanılır. Bu da kayıp nesneye karşı suçlamaların, o aşamada Freud’un “özel bir fail” olarak adlandırdığı şey tarafından egonun kendisine yönlendirilmesine izin verir. Freud, melankolinin ayırt edici özelliklerini açıklayan şeyin bu olduğunu belirtir: Son derece acı verici bir hüzün, dış dünyaya olan ilginin kesilmesi, sevme kapasitesinin kaybı, tüm faaliyetlerin engellenmesi ve belki de en önemlisi, kendini suçlama ve kendini hakarette ifade bulan bir dereceye kadar öz saygının düşürülmesi, sanrısal bir ceza beklentisi ile sonuçlanır. Bir noktaya kadar yas ve melankoli ayrımı yok gibi görünür fakat çok keskin olan ayrımı Leader bize özetler: ‘’Nevrotik kişi diğerlerinden daha aşağı veya yetersiz hissedebilirken melankolik kendini değersizlikle suçlayacaktır, sanki hayatı bir günah ya da suçtan ibaret gibidir. Yetersiz hissetmekle kalmayıp, yetersiz olduğunu bilir. Burada şüpheden çok kesinlik vardır.’’ (Leader, 2018:37)

             Ama biz bahsettiğimiz gibi yas ve melankoli arasında olan ayrımda depresyonun ortalığı bulanıklaştırmasına nasıl engel oluruz? Özdeşleşme kavramı her daim burada kilit rol oynayacaktır. Freud büyük bir ustalıkla yas için nevroz ve psikoz arasındaki ayrımı net çiziyor. Ama bu yazıda bizim neden günümüzdeki silikleşen ayrıma özdeşleşme açısından bakmamız gerektiğini açacağım.  Zira depresyon gibi suyu bulandıran bir ifadeye bu açıdan bakılırsa biraz daha klinik tablonun işleyiş açısından net olunacağını düşünüyorum.

            Gerçekten de hem depresyonun hem de yasın temelinde yatan süreç, besbelli ki içsel imajı ve dolayısıyla özdeşleşmeyi parçalama ihtiyacıdır; Öteki’nin arzu nesnesiyle özdeşleşme, bunun farkına varılması ve bu yabancılaşmanın ayrılması meselesi. Depresyon tersi bir süreç, bir kimliksizleştirme olarak düşünülebilir. Bu aşamada ilk durak noktamız hiç tesadüfi olmayacak bir biçimde Lacan’ın Ayna Evresi teorisidir. İlk temel özdeşleşmenin sinyalleri burada duyulur. (Lacan, 1946).  Ayna evresinde gerçekleşen ilk özdeşleşme, kabuğu, yani sonraki tüm özdeşleşmeleri barındıracak bedensel şemayı sağlar.

              ‘’Ayna evresi Ego’nun özdeşleşme yoluyla oluşumunun izahıdır; ego kişinin kendi AYNA İMGESİ’yle özdeşleşmesinin ürünüdür. Bu fenomenin kilit noktası insan yavrusunun prematüre doğmasında yatar; altı ay geçmesine rağmen bebek halen koordinasyonunu sağlayamaz, ancak görme sistemi nispeten ileridir; yani bedensel hareketlerinin kontrolünü kazanmasından önce kendisini aynada tanıyabilir’’ (Evans, 2019:47).

               Özdeşleşmenin temelleri işte burada atılır. Ego’nun ayrıca neden yanlış anlamanın alanı olduğunu da burada görürüz. ‘’Lacan burada bir özdeşleşme yani, bu görüntüyü üstlendiğinde öznede ortaya çıkan dönüşüm olduğunu tespit eder. (…) Lacan bu evrede, daha sonra ikincil özdeşleşmelerin öznenin yaşamına katılmasını sağlayacak olan benliğin oluşum anını görür.’’ (Castanet, 2017:20). Lacan, Freud’dan daha da önceye özdeşim kavramını çekmiştir. Freud, özdeşim ile bağ arasında bir ilişki bulmuştur. Ona göre özdeşim, Ödipus öyküsünde en erken role sahiptir (Freud, 2004 (1921)). Lakin Freud, özdeşimin Lacan’ın ortaya koyduğu gibi Ödipus öyküsünden daha da önceye uzandığını sezmiştir. Şöyle diyor Freud (2004 (1921):123): ‘’Bu nedenle birincil türden bir bağ herhangi bir cinsel nesne seçimi yapılmadan önce de olasıdır. Ayrıma açık bir metapsikolojik temsil sunmak çok daha zordur. Yalnızca özdeşleşmenin bir model olarak alınmış olan bir kişiye göre insanın kendi egosunu biçimlendirmeye kalkıştığını anlayabiliriz.’’

             Başka bir deyişle, kendimiz olarak adlandırdığımız en samimi kimliğimiz, nihayetinde bütünleşmiş bir özdeşlikler koleksiyonundan başka bir şey değildir. Öteki’nin sözleri ve imgeleriyle özdeşleşir ve yabancılaşır, bir Öteki olur. Kısacası özdeşleşmelerimizin altında bir boşluk, delik yatar. Lacan 6. Semineri olan Arzu ve Onun Yorumu’nda şöyle diyor:

           ‘’Fantazm, eksiksiz bir yapıda kavramanın mümkün olduğu durumlarda, bir anlamda, diyelim ki, nozolojik yapılar, pratiğimizde karşılaştığımız yapılar ile ilgili olarak kendisine yöneltilen şeyin bir merkezi olarak hizmet edebilir – başka bir deyişle, öznenin arzusu ile uzun zamandır belirlediğim şey arasındaki ilişki, psikanalitik bir perspektiften, sadece referans noktası değildir, özü bakımından da: Öteki’nin arzusu.

           En son, nesnenin işlevine ve öznenin işlevine karşılık gelen, bunları saptamanıza yardımcı olan sapkın fantazmları tartıştım. Fantazm, öznenin arzudaki belirli bir konumunun desteği ve işaretidir. Başlangıçta, en azından arzu olarak nitelendirdiği noktada, özneyi desteklemek için hizmet eden ötekinin görüntüsüdür.’’ (Lacan, 2013 (1958-59):430)

             Tam burada çağımızın belası olarak adlandırılan depresyona yüzümüzü çevirmenin vaktidir. Burada ele alacağım, nevrotik depresyondur. Bunun nedeni her daim her yapının görüngülerine tek tek ele alınması ve etimolojisine çok hassas şekilde yaklaşılması gerektiğine inandığım içindir. Bu durumlardaki ince çizginin teorik olduğu kadar pratik manada da aynı hassiyetle karşılık bulması gerektiğini savunuyorum. Bu teorik yönün perspektifi olmadan, depresyon kavramının pek bir değeri yoktur ve burada bunun çalışılmasının da bir yararı yoktur.  Konumuza geri dönersek, depresyonun merkezinde, klinik olarak görülmesi zor olmayan duygu eksikliği, boşlukla yüzleşme ve anlam kaybı vardır Bu nedenle depresyon, özdeşleşmenin tersi olarak, Öteki’de tanımlayıcı/kimlikleştirici bir demirleme noktasının kaybı olarak algılanabilir (Verhaeghe, 2004). Bu perspektiften, depresyon her özne için temel bir ihtimaldir, o yüzden ‘’hassas yaklaşım’’ önerim özne ile Öteki arasındaki ilişkide hangi belirli faktörlerin bu depresyonla sonuçlandığına dair bir değerlendirmeye dönüşüyor.

             Freud’un “Yas ve Melankoli”deki diğer önemli bir faktörü keşfeder. Depresyon her zaman kişinin Ötekinin arzusunu tatmin edemediğine dair kendini suçlamasıyla gelir. Bu kendini suçlamanın aynı zamanda ötekine yönelik örtülü bir suçlama olduğu fikri Freud tarafından zaten öne sürülmüştü ve aynı koşulda klinik pratikte hala doğrulanabilir. Verhaeghe (2004:273) Şöyle diyor: ‘’ Psikotik depresyonda, bu kendini suçlamalar yüksek sesle ve net bir şekilde ortaya çıkar, nevrotik depresyonda bu yüksek seslilik yoktur. Nevrotik çoğunlukla başarısızlıklarını gizlemeye çalışır ve değersiz olma duygusunu göstermez. Bu bağlamda, insanların “gizli” bir depresyondan, yani dış dünyadan, Öteki’den gizlenmiş bir depresyondan bahsettikleri sıklıkla duyulur. Suçluluk ve utanç burada bir araya geliyor. Depresif, boş nevrotik şikayetlerde, yorgunluk, can sıkıntısı, yıpranma hissi, arzusu olmayan, genelleştirilmiş bir hayat çilesi, tedium vitae’ye kadar her şeyi duyabilir. Bütünlük, “artık hiçbir arzum yok” ve “hiç kimse tarafından arzulanmıyorum” olarak özetlenebilir, bu sayede “hiçbir şey yapamam, yetersizim” anlaşılmalıdır. Yine, bu, dürtüsel fikri “arzu Ötekinin arzusudur” olan özne-Öteki özdeşleşme diyalektiği açısından anlaşılmalıdır.’’

                    Özdeşleşme diyalektiği sayesinde, özne “kendi’’ kimliğini kazanır. Özne, Öteki’nin arzusundan düşerse, sonuç olarak kendini yukarıda belirttiğimiz boşlukta/delikte bulur. Öteki’nin artık onu arzulamadığına ve arzusunu başka bir yere yönelttiğine ikna olduğu andan itibaren (parçasını) kendini kaybeder. Buna, Öteki’nin somutlaştırılmış görüntüsüne bürünmüş bir kişi veya kurum, özneye artık onu tatmin etmediği fikrini veren bir şey, söylediğinde veya yaptığında neden olur. Nevrozun üç klinik yapısını tanıtarak Nasio (2012) tarafından farklı formüle edilmiştir: depresyon, bir gün ideal bir aşk tarafından sevilme (bu narsistik histerik durumudur), bir gün en iyisi olarak takdir edilme (bu obsesyonel narsistin durumudur) veya bir gün kendi kendine yeterli olarak kabul edilme (bu, narsistik fobinin durumudur) yanılsamasının kaybına verilen tepkidir. Nasio’nun neden narsisistik olarak atfettiği elbette Freud’un  “Narsisizm Üzerine” başlıklı makalesine dayanıyor. Bu konu hakkında daha fazla bilgi olmak isteyenler Narsisizm Üzerine metnine bakabilir.

                 Burada Verhaeghe (2004:286) ile devam etmek yerinde olacaktır. Zira Nasio’nun depresyonu neden bir yanılsama kaybı olarak adlandırdığını daha da açmıştır: ‘’Şimdi bu neden olmayı bir özdeşleşme kaybı olarak nasıl anlıyoruz? Özne-oluşumu sırasında, Öteki ile ilişki içinde kimlik kazanılmıştır. Öznenin, içsel dürtü uyarımına (a) bir yanıt vermesi için Öteki’ne yaptığı kökensel başvuru, öznenin Öteki’nin yanıtıyla özdeşleştiği bir durumla sonuçlandı. Lacancı terimlerle özne, kendisini Öteki’nin arzusuyla özdeşleştirir. Bu şu demektir; öznenin kendisini Öteki’nin konumundan gördüğü ve bu Öteki’nin arzuladığını düşündüğü ideal forma göre biçimlendirdiği anlamına gelir. Bu aynı şekilde “arzu Ötekinin arzusudur”un kaygılı-depresif karşılığı açısından da bakılabilir ve klinik için bir pusula noktası olabilir. Depresyon, bir nedenden ötürü, öznenin Öteki’nin arzusunu artık tatmin etmediğine ikna olduğunda başlar. Sonuç olarak, özne kendi fantezisinden bu boş deliğe düşer. Özne, aynı zamanda bu “ben”in göreliliğini gösteren “kendinden” düşer.

           Freud (1917) ‘’Yas ve Melankoli’’de çok dikkat çekici bir ifade kullanır: ‘’Yas genellikle sevilen bir kişi ya da kaybedilen kişinin yerine konan soyut bir kavramın yitirilişine verilen tepkidir; anayurt, özgürlük ya da bir ülkü gibi.’’ Fidaner, bu olayı şahane bir metafor ile sahne olarak nitelendirir. Şöyle der: ‘’Yasta, özne kendi kaybının sahnelenişini fiilen algılar, ve sahnelenen kayıp hakikaten kaybedilir, nesne ikinci kez öldürülür.’’ (Fidaner, 2020) Belirli bir yas olgusunu kronik hale getiren nokta kaybedilen nesneye, ideolojiye, ideale yapılan narsistik libidionun yüküdür. Bir yandan da Nasio’nun özellikle narsisistik vurgusunu duyabiliriz. Diğer yandan iki temelli bir durum elde diyoruz: İlki özne-oluşumu için gereken bir depresyon süreci. Öteki’nin özneyi sürekli olarak yetersiz olarak tanımladığı kökensel bir özne-Öteki ilişkisidir. Diğeri ise özellikle erken dönem, örneğin hastalık, ayrılık, ölüm, anayurt, özgürlük ya da bir ülkü gibi Öteki’nin kaybı, yaşamdaki belirli tekil olayları içerir. Böyle bir kayıpla karşı karşıya kalan çocukların her zaman kendilerine bundan bir şekilde kendilerinin sorumlu olup olmadığını sormaları ve bu nedenle de bunun için “suçlu” olmaları dikkat çekicidir. Gerçekten de ötekinin ortadan kaybolması, Öteki’ye suçluluğu yüklemeyi zorlaştırır. Tek çözüm, öznenin bu suçu kendi üzerine almasıdır (Verhaeghe, 2004:288).

           O halde şöyle özetleyebiliriz: öznenin Öteki’nin arzusuna dair özdeşimlerine zarar veren, onu çürüten her söz/eylem (derecesine göre değişen) depresyona neden olur. Bu, yukarıda bahsettiğim Öteki’ni somutlaştıran durumlar sonsuzca olmasa bile çeşitli seçeneklerde kendini gösterir. Örnek olarak; işyerinde başarısızlık, bir partner tarafından reddedilmek ya da terk edilmek, aşağılanma, arkadaş grubu tarafından dışlanma. Bu genişletilebilir listeye iyi odaklanmalı ve özne-Öteki ilişkisi büyük bir dikkatle klinikte değerlendirilmelidir.

           Kapitalist Söylem’in neden men etmenin bir şekli olarak yorumladığının bir yüzünü de burada görebiliriz. Zira Kapitalist Söylemin klinliği, depresyonun bir şekilde geriye hiçbir iz, hiçbir kalıntı bırakmayacağı şekilde olumsuzlamasını hedeflemektedir. ‘’Modern’’ psikiyatri ve psikoterapi yöntemleri, depresyonun Yasa eşlik eden kurucu işlevini bir kenara bırakarak, ortadan kaldırılması gereken bir durum olarak hedefe koymaktadırlar. Bu yöntem pratikleri, öznel yapıları silerek, işleyiş içinde daha da tehlikeli bir Mesajı kendilerine kerteriz olarak alıyorlar: Mutlu ol! Freud, despresyon durumunda örnek olarak işlerlikte olan Ben’e dair suçlamalarla çelişmenin, mücadele etmenin bir yararı olmadığını zaten belirtmiştir. ‘’Ben’ine böylesi suçlamalar yönelten bir hasta ile çelişmek hem tedavi açısından hem de bilimsel olarak verimsiz olacaktır. Bir şekilde doğruyu söylüyor ve bir şeyleri kendisine göründüğü gibi anlatıyordur.’’ (Freud, 1917) Böylesi bir mücadele öznede hiç planda olmayan bir problemlerin peydah olmasına neden olabilir. Bu imgeselde bir tartışma olur. Ve bir pratik, imgesel düzlemde asla bir hedefe varamaz.

Hedef konusu açılmışken, psikanaliz depresyona nasıl yaklaşır? Pratik içinde ne yapabilir? Bu, tedavinin sonunu depresyon açısından düşünen Melanie Klein ve Lacan’da ortaya çıkıyor. Son nokta, ya da daha iyisi, tedavinin kesinliği, yas ya da depresyon-çalışmasına vurgu yaparak, bir yas süreci olarak düşünülür. Günümüzde analitik pratiği Kapitalist Söylem’e yaklaştıran, psikanalitik pratik altında ne pratik yaptığı belli olmayan, narsistik ‘’Bilen Özne’’ pozisyonudan yanılsamalı şekilde konuşan klinisyenlere karşı Miller geçtiğimiz günlerde gerçekleştirdiği bir etkinlikte tekrar bir hatırlatma yaptı: ‘’İhtişamlı bir iyileşme beklemiyoruz, ihtişamlı bir şey yapmıyoruz, daha onurlu ve daha az acılı bir yaşam sağlamanın yollarını arıyoruz’’. Burada tanıdık bir tanımlama ile karşılaşıyoruz. Zira Freud’un (1895 (2001:355) bir analizanının sorusuna verdiği cevap şu şekildeydi: “Hiç kuşkusuz yazgı sizi hastalığınızdan kurtarmayı benden daha kolay bulurdu. Ama sizin histerik acınızı genel bir mutsuzluğa dönüştürürsek çok daha kazançlı olacağınıza kendinizi inandırabilirsiniz.”Analizanın mutlu olması, bir hedef değil, ancak seans sırasında ya da sonunda ortaya çıkma potansiyeli olan ikincil bir kazançtır.

Bu neyin ‘’hedefliği’’ meselesini manevra olarak kullanarak Verhaeghe (2004:280) ile devam edelim: ‘’Analitik çalışmada analizan, olduğu nesneyi arar. Serbest çağrışım yoluyla, analizan kendi kimliğini ve ona eşlik eden/beraberindeki arzusunu arar. Paradoksal sonuç, analizanın, başka bir yerden elde edilen bir kimliğin ve bir ötekine bağımlı bir arzunun ötesinde bulabileceği bir şey olmadığını hızla keşfetmesidir – ve bu arzunun o ötekinden yana mı yoksa ona karşı mı olduğuna bakılmaksızın, aynı şekilde ona daha az bağımlı değildir.’’

Kısacası, bir kişi, kendi kimliğinin giderek daha az erişilebilir hale geldiği ve aslında giderek daha fazla sorgulandığı sürekli bir yabancılaşma sarmalından başka bir şey keşfetmez. Lacan’ın uygun bir şekilde öznel yoksunluk olarak adlandırdığı şey budur ve hem kendi hem de Öteki’nin kimliği üzerinde inkar edilemez bir yas düzenidir. Özne, Öteki’nin arzusundan koptukça dağılan özdeşimlerin bir nevi yasını tutar. Depresyondaki yas çalışması ile psikanalitik tedavi arasındaki en önemli fark, burada aslında ortaya çıkmaya başlar. Bir kişi depresyondan ‘’çıkabilir’’. Bu çeşitli şekillerde olabilir; İlaç yoluyla, semptomunun tekrarı yoluyla, ufukta tekrar, arzu edilen veya arzulanan bir nesne belirlenmesiyle, bir öncekinin yerine yeni bir özdeşleşme kurması yoluyla. Bununla birlikte, temel yapı aynı kalır, temel fantazm tekrar işlevsel hale gelir ve ‘’şikayet’’ ettiği semptomdan tekrar aynı jouissance’ı almaya devam eder. Buradaki depresyon tekrar başlangıca hiçbir değişiklik olmadan geçiş anıdır. Analizan adına hiçbir şey kazanılmamıştır. Dürtü yine aynı sapaklara girmeye devam edecektir. Öte yandan, psikanalitik tedavinin amacı semptomun tekrarı kırmaktır. Somut terimlerle, aynı ilişkilerin, aynı insanların, aynı sonların ve yeterince sıklıkla aynı depresyonun tekrarlandığı Öteki’ye yönelik alışılmış ilişki olduğu ölçüde semptomun tekrarını kırmayı amaçlar. Lacan’ın “fantaziyi kat etmek” dediği şey, özdeşimi Öteki ile ilişki içinde yeniden tanımlamayı, tekrarı durdurmayı amaçlarken, depresyonun üstesinden gelmek yeni bir şeye geçişi ima eder. Yani seansların başında bir kaybın yası ve buna bağlı olarak depresyon ile başvuran analizanın, analizin sonunda elinde olan yas aynı değildir. Yas çalışması, belirli bir manevra alanı sağlamıştır. Bu elbette bilinçdışının işlenmesiyle ortaya çıkan yas durumudur. Tedavi bu noktada başarısız olursa, “döner kapı” olarak iyi bilinen fenomene yol açacaktır (Verhaeghe, 2004).

Kaynakça

  • Evans, D., Lacancı Psikanalize Giriş Sözlüğü, çev. Turgay Sivrikaya, Umut Yener Kara., 2019, Islık Yayınları
  • Nasio, J.D., La dépression est la réaction à la perte d’une illusion (2012)
  • Verhaeghe, P., A Manual for Clinical Psychodiagnostics, 2008, Karnac
  • Leader, D., çev., Ayça Göçmen, Aralık 2018, Encore Yayınları
  • Freud, S., Yas ve Melankoli, çev. Aslı Emirsoy, Kasım 2014, Telos Yayınları
  • Freud, S., Uygarlık, Toplum ve Din, çev. Dr. Emre Kapkın, Mayıs 2004, Payel Yayınları
  • Castanet, H., Lacan’ı Anlamak, çev., Baturalp Aslan, Eylül 2017, Encore Yayınları
  • Lacan, J., Desire and Its Interprtation, çev. Bruce Fink, 2013, Polity Press
  • Fidaner, I. B., Melankoli Arzunun Hüsranıdır, https://yersizseyler.wordpress.com/2020/08/03/melankoli-arzunun-husranidir-isik-baris-fidaner/

Tekrarlama Zorlantısı:Tuche ve Automaton Farkı

Lacan’ın 11. semineri içerisinde bulunan Tukhe ve Automaton bölümü çok önemli bir işleve sahip. Aslında ister temel fantezi olsun, ister bilişsel şemalar, ister bağlanma stili veya karşılıklı ilişkisel tekrar olsun. Tüm bunlar Lacancı bir bakış açısından, bu tekrar gösterenler zinciri içinde gerçekleşir ve automaton düzenindedir.

Freud’un ”Haz İlkesinin Ötesinde” isimli makalesinin giriş bölümünde şu sorulur: ‘‘Haz İlkesinin Ötesinde bir başka açıdan da hâlâ güncelliğini korumaktadır; yineleme zorlantısı. Gerçekten de günlük uygulamamız nevrotik ıstırabın en önemli bileşenlerinden birinin bu zorlantı olduğunu göstermektedir. İnsan bilerek veya tamamen bilinçdışı mekanizmalarla yaşamı boyunca niçin simgesel anlamda aynı örselenmeyi tekrar tekrar yaşamaya yönelir?”

Yalnız bu tekrarlama arasında özel bir ayrım yapmak durumundayız: Tuche, birinci düzeye ait olan ve bedende kaygı uyandırın, dürtü ile ilgili bir tekrarlama zorlantısıdır. Travmatik nevrozlar klinik pratik açısından önemli bir örneğe sahiptir. İşlenmemiş, adlandırılmamış bir travmanın tekrar adlandırma ve işlenme çabasıdır. Tuchè, rastlantısal gerçek faktörlerin, bu (Lacancı) Gerçek nedeni tam olarak temsil etmek ve ona hakim olmak amacıyla yapılan bir edimdir. Yine ”Haz İlkesinin Ötesinde” makalesinden uzunca bir alıntı yapacağım;

”Bütün bu istenmeyen olgular ve acılı duygular nevrotikler tarafından aktarımda yinelenir ve büyük bir ustalıkla yeniden yaşanır. Daha tamamlanmamış olan tedavinin kesilmesinde ısrar ederler, utancı yeniden oluşturmayı, hekimi kendilerine karşı ağır sözcükler kullanmaya ve soğuk tavırlar takınmaya zorlamayı çok iyi bilirler, kıskançlıkları için uygun nesneyi bulurlar, bir zamanlar şiddetle arzuladıkları bebeğin yerine çoğunlukla o zamanki gibi gerçek dışı olduğu anlaşılan büyük armağanlar vadederler. Bunlardan hiçbiri geçmişte haz vermiş olamaz; yeni deneyimler biçimini almak yerine anılar ya da düşler şeklinde ortaya çıkmalarının daha az hoşnutsuzluk vereceğini varsayabiliriz. Elbette söz konusu olan, doyuma götürmesi gereken dürtülerin eylemleridir; bunun yerine o zamanlar da sadece hoşnutsuzluk getirmiş olmaları deneyiminden hiçbir ders alınmamıştır. Buna rağmen zorlantının baskısıyla yinelenip dururlar.Psikanalizin nevrotiklerin aktarım olgularında ortaya çıkardığı şeyler, nevrotik olmayan kimselerin yaşamlarında da gözlemlenebilir. Bu kişiler kendilerini izleyen kötü bir kader, yaşamlarında “şeytani” bir güç varmış izlenimi verir; psikanaliz en başından beri böyle kaderlerin büyük ölçüde kişinin kendisi tarafından hazırlandığını ve erken çocukluktaki etkiler tarafından belirlendiğini kabul eder. Bu tür durumlarda kendini gösteren zorlantı, kişi semptom oluşturmak oluyla nevrotik bir çatışmayla hesaplaşıyor olmanın belirtilerini hiç göstermemiş olsa bile nevrotiklerin yineleme zorlantısından hiç de farklı değildir. Her insani ilişkinin aynı sonuca çıktığı böyle kimseler vardır; birbirlerinden ne kadar farklı olsalar da himayelerindekiler tarafından bir süre sonra, nankörlüğün acılarını tatmak kaderleriymiş gibi tamahkârlıkla terk edilen iyilikseverler, her dostlukları dostlarının kendilerine ihanetiyle sonuçlanan adamlar, yaşamları boyunca sayısız kez bir kimseyi kendileri üzerinde ya da kamu için bir otorite konumuna yücelten ama belli bir süre sonra onları, yerlerine başkasını getirmek için deviren kişiler, kadınlarla her ilişkileri aynı aşamalardan geçip aynı şekilde sonlanan âşıklar, vb. Eğer burada bu kimsenin aktif bir davranışı söz konusuysa ve karakterindeki yineleyerek hep aynı yaşantılarla kendisini belli eden, değişmeyen özelliği keşfedebilirsek, bu hep aynı şeylerin “durmadan yeniden oluşu” bizi şaşırtmaz.”

Burada elbette acting out ve passage a l’acte ayrımına girmeyeceğim. Konumuza hemen dönersek, Freud’un bu makalesinde işlemeye çalıştığı mesele gerçekten de her zaman en azından kısmen gerçek şeyin yanında yer alan ve asla tamamen sembolize edilemeyen bir şey için rasyonel bir açıklama sunan bir detaylandırmadır. Özne için tekrarlamasına yönelik her açıklama-neden-sonuç, ancak kısmen başarılı olacaktır, sonuç olarak çağrışım zinciri er ya da geç Gerçek ile yeniden karşılaşacaktır. Bu tekrarlama zorlantısıdır. Bu, tekrarlanan senaryonun neden hiç bitmediğini açıklar: her zaman dürtünün sözelleştirilmeye çalışan kısmından bir kalan vardır ve bu da sürekli olarak daha fazla detaylandırma ihtiyacına yol açar.

Gelelim ”Automaton”a; Kısaca automaton, hem çağrışım zincirini belirleyen hem de Sembolik-İmgesel düzende tekrarı kuran süreci gösterir. Tuche’nin işlenmemiş tekrar zorlaması ile automatonun işlenmiş tekrarı arasındaki önemli bir fark, automaton, artık dürtünün kendisiyle değil, Öteki ile ilişki içinde onun zaten işlenmiş bir versiyonuyla bir yüzleşmeyi ima etmesidir. Özne, Öteki ve dürtü arasında kalıcı bir ilişkisel yapı kurarak ve bir tekrar mekanizması kurar. Bu birincil başa çıkma mekanizmasının nedeni, otomatik, travmatik bir kaygıyı yönetme girişimidir.

Lacan’ın Son Dönemi; Semptom, Sinthome ve Psişik Gerçeklik

Lacan’ın çalışmalarının son dönemi klinik açıdan en yenilikçi dönemidir. Düşünceleri her zamankinden daha karmaşık olmak ile birlikte ilk dönem ve 64 sonrası klinik bakış açılarına meydan okumaktadır. Simgeselin önemini azaltarak Gerçeği aynı oranda işin içine dahil etmesi yenilikçi refleksif harekerini gösteriyor. 1970’lerden önce Lacan’ın çalışması, G, S ve İ’in (Gerçek, Simgesel ve İmgesel) üç düzlemine bakıldığında Sembolik ve diğer iki düzlem arasındaki gerilime dayandığı ölçüde diyalektiktir. Lacan’ın düğüm teorisini ortaya koymasıyla bu durum değişti ve üçgensel bir mantık ön plana çıkar. Bundan sonra G, S ve İ, doğal olarak bağlantılı olmayan, ancak sistemik bir şekilde bağlanabilen eşdeğer unsurlardır. Böyle bir sistemik bağlantı her zaman diğerlerini istikrarlı bir şekilde bağlamak için işlev gören dördüncü bir düğüm veya halkanın oluşturulmasını ima eder. İmgesel düzeyde, G, S ve İ arasında sistemik bir bağlantının yaratılması, bir tutarlılık deneyimi yaratır; Sembolik olarak öznenin eklemlenmesini sağlar; ve Gerçek düzeyinde, jouissance düzenler. Lacan’ın bu dördüncü halkaya bağladığı kavramlar semptom, sinthome ve psişik gerçekliktir.

Elbette bu tanısal açıdan da teşhis ve tedavi pratiğine farklılık getirdi. Yeni kavramsal çerçeve içinde, Baba-nın-Adı nevrozun semptomu olarak kabul edildi ve Borromean düğümünü oluşturan örtük dördüncü düğüm olarak tanımlandı. Bu, baba işlevinin artık benzersiz, örgütleyici bir gösterene değil, daha geniş anlamda öznenin eklemlenmesi ve jouissance’ın düzenlenmesi için başka şekilde yararlanmaya atıfta bulunduğu anlamına gelir. Psikozun tipik özelliği, geleneksel söylemin bu şekilde kullanılmamasıdır, bu da G, S ve İ arasında sistemik bir bağlantı elde etmek için farklı bir çözüm bulunması gerektiğini ima eder. Bu bağlamda Lacan, G, S ve İ arasında sistemik bir bağlantıya izin veren, gerçeklikle geleneksel olmayan bir şekilde başa çıkma yolunu ifade eden sinthome fikrini sunar. Lacan, men etmeyi telafi eden sinthome kavramını göstermek için esas olarak James Joyce’un çalışmasına atıfta bulunur. Lacan, Joyce’un dili ve egosunu (yazar olarak kimliğine kategorik bir inanç besleyerek, G, S ve İ düzlemleri arasında bir bağlantı oluşturuldu. Bu görüşle ilgili dikkat çekici olan şey, 1950’lerdeki çalışmalarının aksine, Lacan’ın artık egoyu reddetmemesi ve onun zihinsel yaşamda düzenleyici bir güç olma potansiyelinin hafife alınmaması gerektiğini belirtmesidir) bir yazar olarak kullanmasının, İmgesel, Gerçek ve Sembolik arasındaki eksik bağlantıyı telafi ettiğini ve bunun da kendi durumunda birbirine karıştığını kanıtladığını öne sürdü.

Lacan’ın çalışmasının son aşaması önemlidir, çünkü onun psikoza dair düşüncesi, yaygın olarak kabul edilen psikiyatrik bakış açılarından oldukça farklıdır. Hem psikoz hem de nevroz hakkındaki düşüncesinde epistemolojik bir değişiklik sezilmelidir. Daha sonraki çalışmalarında nevroz ve psikoz mantıksal sınıflar olarak değil, tekil vakalara nasıl yaklaşılması gerektiğine dair düşünsel parametreler olarak ele alınmaktadır. Başka bir deyişle, psikoz ve nevroz teorisi, her bir vakanın nasıl şekillenebileceğinin karmaşıklığı üzerinde bir hareket noktası olarak işlev görmelidir. Bazı bireyler için farklı bir klinik yaklaşımın gerekli olduğunu varsayarsak, klinisyenler bireyin işleyişinin psikotik veya nevrotik bir mantığa tanıklık edip etmediğini belirlemelidir. Ancak böyle bir değerlendirme siyah-beyaz olarak yapılmamalıdır. Teori, boş bir tanısal sınıflandırma yöntemi olarak değil, her bir vakanın karmaşıklığını hesaba katan bir araç olarak kullanılmalıdır. Bu bakımdan Lacan’ın Joyce’la ilgili tartışması en ilginç olanıdır. James Joyce öncelikle psikozun bir örneği olarak değil, psikanalistlerin dogmatik düşünceden nasıl kaçınmaları gerektiğinin bir örneği olarak tartışılmaktadır. Teori, asla bize zaten yolu gösteren bir harita olarak değil, her vakanın “karanlık kıtasını” keşfetmede klinisyeni yönlendiren bir pusula olarak kullanılmalıdır[1].


[1] Bu yazı Stijn Vanheule’un The Subject of Psychosis: A Lacanian Perspective isimli kitabının ufak bir özeti niteliğindedir.

Jacques-Alain Miller tarafından Kartelde aktarım üzerine

Kartelde aktarımla ilgili hassas meseleyi gündeme getirmeye cesaret edemiyorum. Sokratik aktarımın yapısını biliyoruz, ancak karteldeki aktarımda ne olur? a’da  $’ye aktarım-çalışması var, ancak kartel uzarsa, çalışma-aktarımı olur.

Bu formülü doğrulayacak olan şey, Lacan’ın öğretisinde sürdürdüğü konumdur: bilmeye teşvik etmek, ancak bir analizan konumundan ve yalnızca Freud’un çalışmasından bahsetmek. Bu nedenle, karteldeki nesneye hak ettiği yeri vermek, artı-birin cazibenin etkisini kendine mâletmemesi, onu başka bir yere göndermesini gerektirir – bizim için, Freud’a ve Lacan’a.

Miller’a Göre Semptomun Lacanyen ve Freudyen Yorum Farkı

Freudyen yorum aslında bir çeviridir. Freud onu rüyalarla ilgili olarak icat etti ve oradan başlayarak bilinçdışının tüm oluşumlarına yayıldı. Lacan’ın söylediği gibi, histeriklere itaatkar olan Freud, kodlanmış bir mesajı deşifre ettiğiniz gibi rüyaları, sürçmeleri ve esprileri o şekilde deşifreye/okumaya geldi.

Lacan’daki yorumlama doktrininin, kodlu mesajların deşifre edilmesini, Öteki’nin söylemi alanı içinde biçimlendirilmesini içeren bütün bir kısmı vardır, bu durumda yorum aslında mesajın tersine çevrilmiş bir şekilde geri dönüş yolu olacaktır.

Analizde kodlanmış mesajları deşifre etmek gerekir mi? Benim düşüncem, yapmamamız gerektiğidir, çünkü yorumlayıcı atmosferi belirleyen şey budur, ki bu olmadan, analitik bir deneyim yoktur.

Ancak Lacancı yorumu, aşağıdaki nedenden dolayı bundan farklıdır: çünkü Freud, kodlanmış bilinçdışı mesajın cinsel anlamını ortaya çıkardığında yorumunu durdurur. Lacancı yorumunun konuştuğu şey, benim görüşüme göre, cinsel anlamın ötesine, onun ötesine işaret eden, cinsel ilişkinin yokluğuna doğru olan yorumdur.

Jacques-Alain Miller, “The Hurtful Word”, Hurly-Burly 2

Stijn Vanheule’un Psikanalitik Psikoz Klinliğine Giriş Yorumları için ön Hazırlık Notları

            Psikoz, nevrozun diyalektik potansiyeli ile karşılaştırıldığında belirli bir ataleti/devinimsizliği vardır. “Diyalektik” dediğimizde sadece felsefeden bahsettiğimizi düşünmeyin; vaka sunumlarında diyalektiğin ne anlama geldiğini gerçekten görebilirsiniz. Psikozda, gerçek bir konuşma, yani bir diyalektiği ima eden yaratıcı bir konuşma bulamayız. Bu yüzden men etme, bastırmadan ayırt edilebilir: men etme, diyalektik olmayan bir olumsuzlama şeklidir. Orada diyalektik olumsuzlamayı görüyoruz: olumlu bir şeye ulaşmak için çeşitli olumsuzlamalardan geçmeniz gerekir ve ötekinin ne düşünebileceğini ve ne düşündüğünüzü dikkate alırsınız. Vaka sunumlarında, vermek ve almak için diyalektik olmayan öğeleri tespit edebilirsiniz. Psikozda bulduğunuz sabitlik klinik bir kriterdir: belirli elemanların diyalektik olmayan sabitliği.

             Aynı zamanda, Seminer III’te Lacan, psikozun Ötekinin ötekine indirgenmesini içerdiğini söyler, bu da aynı şeyi söylemenin başka bir yoludur: sembolik olanın imgesel olana çöküşü. Lacan’ın psikotik öznenin birisinin ona mesajlar gönderdiğinden nasıl emin olabileceğini açıklamasının ilk yolu budur. Bu gerçek sorunu çözmez. Sembolik oluşturulmadığında gerçek nedir? Lacan bu soruyu Seminer I’de psikozda tüm sembolik düzenin gerçek olduğunu söyleyerek yanıtlar: sembolik boyut eksik olduğunda, tüm sembolik gerçek bir şey olarak deneyimlenir. Sembolik düzende var olan eksiklik, psikotik özneye gerçek görünebilir. Bu bağlamda gerçeğin ne anlama geldiğine dişi domuz vakasını ele alırken geri döneceğiz. Öznenin tanımlamaya çalıştığı çeşitli fenomenler vardır: Dünyanın sonunun yakın olduğuna dair ya da bedeninde bir kopukluk hissi. Eğer bu tür fenomenler sembolik boyutta olsaydı, Ötekiyle diyalektiğe girebilirlerdi. Ancak psikozda, özneye onun dünyasındaki en gerçek şey gibi görünürler.

          Biraz daha somuta indirgemek için; örnek olarak Histerik fenomenleri psikotik fenomenlerden ayırt etmek için psikozda gerçek kavramını diyalektik olmayan olarak kullanıyoruz. Psikotik halüsinasyonlar, özne tarafından deneyimlerinde en gerçek olan şey olarak algılanır; onlardan şüpheye açık olmayan tam bir kesinlikle bahseder. Bu temeldir ve bunu dinleyerek anlıyoruz. Halüsinasyonları çekemeyiz ve onları gözlemleyemeyiz, ancak psikotik bir kişinin halüsinasyon mesajlarını sessizce formüle ettiğini gözlemleyebiliriz. Öyleyse neye odaklanıyoruz? Onların ifadelerine.

           Birisi bir şey söylediğinde, seanslarda karşınızda bir ifade veya cümle vardır. Ancak öznenin söylediği şeye göre benimsediği konuma da odaklanabilirsiniz. Başka bir deyişle, onun meta-dilsel pozisyonuna konsantre olabilirsiniz. Yani şöyle;  Bu soru formülünü hep söylüyorum: Ne söylediğini kendisi nasıl görüyor? Bunu bildiği, inandığı veya tespit ettiği bir şey olarak görüyor mu; emin olduğu bir şey olarak, şüpheye açık bir şey olarak, birisinin itiraz edebileceği bir şey olarak; ya da onun için bir Şey mi? Herhangi bir diyalektik sürece açık olmadığında, temel psikoz fenomeni olarak adlandırdığımız şeydir. Özne, bu tür fenomenleri inkar edilemez olarak görebilir ve hatta onlar tarafından şaşırabilir – Cumhurbaşkanının ona mesajlar göndererek zaman ayırmasını tuhaf bulabilir, ancak bu deneyimi inkar edemez. Egosunun bir kısmı böyle bir şeyin düşünülemez olduğunu kabul etse bile, bunu inkar edemez: onun için bu, deneyiminin en gerçek ve kesin yönüdür. Bu deneyim ile ilgilidir ve sunumlarda, bir öznenin bu sarsılmaz, diyalektik olmayan kesinlik niteliğine sahip olduğunu söylediği zaman hissedebilirsiniz – bu, Ötekinden çıkmak için tasarlanmış kışkırtıcı bir kesinlik değildir. Bir analist, histerik halüsinasyonları olan bir özneyle konuşuyorsa, nasıl tepki verdiğine bağlı olarak dağılmasına veya kötüleşmesine neden olabilir. Öteki olarak, onlara olan inancı ya da inançsızlığı onları güçlendirebilir ya da zayıflatabilir. Bu fenomenlere -histeride, öznenin arzusu Ötekinin arzusudur- kendi inançsızlığını nasıl sunacağını bilirse, muazzam fenomen giderek azalır. Ne demek istiyorum? Freud, koku halisünasyonunu belirten analizanı karşısında bir an olsun çelişkiye düşmemiş, Öteki olarak anlist pozisyonunu bırakmamış ve histeri pratiğiyle devam etmiştir. Bir psikozda bu asla olmaz.

           Peki, Freud’un kararlığı gibi nasıl kararlılık göstereceğiz. Histeride de psikozda olduğu gibi aynı kesinlik ve güvenilirlikle bulamadığınız halüsinasyonları dikkatlice ayırt etmelisiniz. Histeride, halüsinasyonlar psikozda olduğu kadar açık değildir: sıklıkla bulanık algı olarak sunulurken, psikozda çok açık ve iyi tanımlanmışlardır. Histeride, belirsizlik modalitesinde sunulurken, psikozda öznenin en kesin olduğu şey olarak sunulurlar.

          Men etme, inkar edilemez olanı ortaya çıkaran bir olumsuzlama biçimidir. Diyalektik olmayan olumsuzlama, her şeyin inkar edilemez görünmesini sağlar. Tüm bu tür şeyler ayırt edildikten sonra analizin ne yapabileceği, manevra stratejileri konusu açık bir sorudur.

        Baba metaforu, psişik özneyi bu şekilde kurması bakımından bir yapılandırma işlevine sahiptir. Aynı şekilde, eğer bir şey ilkel bastırma sürecini engelliyorsa, baba metaforu gerçekleşmez. Lacan, kendisini Freud’un çalışmasına dayandırarak bu konuda oldukça özgün fikirler geliştirdi: Şöyle söylüyor 5. Seminerde Lacan:

Şimdi, gerçek babanın yokluğuyla değil, Babanın-Adına yapılan başvurunun yanıtlandığı öznel konumun bir durumunu düşünmeye çalışalım, çünkü bu yokluk, gösterenin varlığıyla değil, gösterenin kendisinin yetersizliği ile uyumludur.

Freud’un birkaç metninden, eğer bu terim içlerinde bastırılmış olandan farklı bir bilinçdışının işlevini göstermiyorsa, onları haksız kılmak için yeterince ifade edilmiş bir terim çıkaralım. Psikozlar üzerine seminerimin [1955–1956] özünü, yani bu terimin, psikoz olgusuyla başa çıkmaya geldiğinde, düşüncesinin en gerekli anlamını ifade ettiğini gösterdiği gibi alalım: bu terim Verwerfung’dur.  

Halüsinasyon zincirsiz bir gösterendir: Bölüm I

Halüsinasyonların paradoksal etkisini araştırmak ve daha geniş olarak halüsinasyon deneyiminin yapısını haritalamak için Lacan klinik vaka sunumlarını yaptığı 1955’te  paranoya hastası genç bir kadının vakasını kullanır.

          Vaka, annesiyle birlikte hastaneye yatırılan ve ortak sanrısı olan genç bir kadınla ilgilidir. Bu sanrıda, saldırıya uğrama ve tehdit edilme çok önemliydi. Vaka sunumu sırasında Lacan bu sanrılara dair düşünceleri sorguladı ve hastayı sorununu ayrıntılı olarak açıklamaya davet etti. Serbest çağrışıma davet etmedi bu arada. Bahsettiği sorunlardan biri, kendisine ve annesine komşuları tarafından hakaret edilmesiydi ve bu Lacan’ın üzerinde durduğu bir şikayettir. İlk başta, bu komşularla -bir kadın ve sevgilisi- temaslar nazikçeydi. Kadın iyi bir arkadaştı, sık sık hastayı ve annesini evlerinde ziyaret ediyordu ve iyi anlaşıyorlardı. Ancak, belli bir noktada anne ve kızı bu ziyaretleri davetsiz/intrusive olarak deneyimlemeye başladı: ‘’Tuvalete giderken ya da yemek yerken ya da okurken hep gelir ve kapılarını çalardı’’, bu da onları komşularından uzaklaşmalarına neden oldu. Hasta sanrı düşüncelerini örneklerle belgelemekte isteksiz olmasına rağmen, Lacan’a bir gün apartmanın koridorunu geçerken komşunun sevgilisi tarafından rahatsız edildiğini anekdot veriyor. Bu sevgili hakkında bildiğimiz, onun bir ilişkisi olan evli bir adam olması ve hastamızın onu ahlaksız biri olarak düşünmesidir. Koridorda karşılaşmaları üzerine saldırgan bir terim olarak algıladığı “dişi domuz” terimini duyduğu bir halüsinasyon gördü.

            Hastaya, “dişi domuz” terimi, kendisinin ve annesinin katlanmak zorunda kaldığı hakaretlerin ne olduğunu gösterir, ancak Lacan bu ağır yüklü kelimeyi söylemekte çok isteksiz olduğunu fark eder. Genç bayan sadece iftiraya değil, aynı zamanda duydukları tarafından da allak bulak ve şaşkına döndü. Tam olarak ne yapacağını bilmiyor ve sonuç olarak duydukları hakkında konuşmakta zorlanıyor. Bu, Lacan’ın bir halüsinasyonun percipiens üzerinde paradoksal bir etkiye sahip olduğunu gösterdiğinde ifade ettiği deneyimdir; bir hastanın diğer deneyimleriyle uyum sağlayamayacağı bir perceptumdur.

             Dahası, Lacan için bu paradoks deneyimi her şeyden önce zihinsel yaşamda radikal bir kesintiye işaret eder. Lacan, halüsinasyonları “gerçekte istila” olarak nitelendirir. Bu iddia ile, hasta için bir halüsinasyonun mühtehçenliğinden çıktığını vurguluyor; kendisini zihinsel yaşamın dışından empoze eden düşünülemez bir unsurla karşılaşmaktır. Halüsinasyon, “tamamen tuhaflığın aniden ortaya çıkması” ölçüsünde “gerçektir”.

             Lacan’ın vurguladığı ikinci bir husus, halüsinasyonlu perceptumun kendisinin Merleau-Ponty’nin fikrini yansıtan içsel olarak organize edilmiş olarak düşünülmesi gerektiğidir. Lacan, daha spesifik olarak, bir halüsinasyon deneyiminde bir gösteren yapısının tespit edilebileceğini varsayar. İşitsel halüsinasyonun anlamlı yapısını kavramsallaştırması, Merleau-Ponty’nin felsefesinden açıkça farklıdır.  Bunu anlamak için, Lacan teorisini anlamlandırma mantığı üzerine kısaca açıklayacağım ve anlam ve öznelliğin gösterenler tarafından kullanılarak nasıl üretildiğine bakacağız.

Perde Arası: Anlamın mantığı

Lacan’a göre, iki kombine boyut (Şekildeki iki okla temsil edilir), insan dilini kullanmamızı belirler. Bir yandan, dil kullanımı her zaman bir zincirdeki gösterenleri (Şekilde S ve S’ ile sembolize edilmiştir) birbirine bağlama meselesidir, geçici olarak diachronic/artzamanlı mantığı takip eden bir süreçtir (Şekil de yatay okla gösterilmiştir). Öte yandan, konuşma sadece bir kişi bir niyet veya ihtiyaç ifade etme dürtüsü hissettiğinde üretilecektir (Şekil de dönen ok temelinde Δ ile sembolize edilmiştir). Şekildeki dönen ok, bu niyetin sonunda anlam ve öznelliğin üretimine nasıl yol açtığını gösterir. Oklar arasındaki iki kavşak bu nedenle çok önemlidir.

              Sağdaki kesişme (Şekil 2’de A ile gösterilmiştir), Ötekine (“Autre”)  veya “gösterenlerin hazinesinin kaynağının odağı” na atıfta bulunur ve konuşma üretiminde, gösterenlerin elimizdeki sözlükten alındığını gösterir. Konuşmacı gösterenleri alır ve onları bir zincire bağlar. Bunu yaparak anlamın beklentisi/öngörüsü başlar. Gösterenlerin kullanımı yoluyla, bir mesajın ortaya çıkması bekleniyor/umulur. Yine de, bir anlamın ortaya çıkışı yapım aşamasında olduğu veya ertelendiği sürece, anlam askıya alınır.

               Sol kesişme, konuşma niyetinin sonunda anlamlandırmada kristalleştiği noktalama anını ifade eder; mesajın olduğu yerdir. Lacan, zamansal olarak konuşursak, noktalama işaretlerinin geriye dönük bir mantığı takip ettiğini vurguluyor. Sadece yeterli sayıda gösteren eklemlenmişse anlam ortaya çıkabilir. Daha sonra eklemli hale getirilen gösterenler, daha önce sözü edilen gösterenlerin nihai anlamını belirleyecektir. Örneğin, “sen çok iyi birisin. . . ama artık değilsin ” ifadesi ilk dört gösteren, mesajın dostluk hakkında olacağını öngörüyor, ancak son üç gösteren tam tersini hedefliyor ve gerçekte aktarılan şeyin bir ayrılık mesajı olduğunu belirliyor.

               Son olarak, anlam-üreten süreç aynı zamanda Lacancı anlamda öznellik üretme etkisine de sahiptir. Tüm süreç içinde eklemlenen gösterenler işaretlenir ve ima edilenleri gösterir, ancak bunları asla tam olarak göstermez. Lacan, insan öznesini bu çağrışımın bir etkisi olarak görür ve böylece öznenin bölünmüş olduğu sonucuna varır (Şekil 2’de $ olarak gösterilmiştir). Konuşma ile kendini ifade eden özne temelde dağılmış veya gösterenler üzerinde bölünmüştür. Nevroz için tipik olan, bu bölünmenin içsel olarak deneyimlenmesi, dolayısıyla nevrotik bastırma eğilimi, psikozda kişinin kendi niyetlerinden kopuk ve onsuz geldiği gibi deneyimlenmesidir.

Halüsinasyon zincirsiz bir gösterendir: Bölüm II

Lacan, anlamlandırma mantığı üzerine teorisinden başlayarak, daha spesifik olarak, halüsinasyonun, perceptum, temel olarak bir gösteren, “zincirsiz bir gösteren’’  olduğunu savunuyor ve bunun, halüsinasyon deneyiminin mantığının anlaşılması gerektiğini ifade eden zincir içinde bir kesinti açısından önemli olduğunu öne sürüyor.

          Komşusunun sevgilisiyle apartmanın koridorunda karşıladıktan sonra “dişi domuz” terimini halüsine etmesinden dolayı paranoyadan ızdırap çeken genç kadının durumu, neyin tehlikede olduğunu gösterebilir. “Dişi domuz” zincirsiz bir gösterendir; Lacan, bununla ilgili herhangi bir müdahalenin, bu göstereni, yayıldığı gösterenler zinciri içinde bulmaya çalışması gerektiğini önermektedir. Sonuç olarak, hastaya o gün koridorda komşusuna ne söylediğini soruyor. Bir halüsinasyon ile ilgili olarak bu tür müdahale diachroniktir/artzamanlı. Halüsinasyonun üretimine yol açan güncel koşullarda konumlandırılmasını amaçlamaktadır. Lacan şöyle ifade ediyor: ‘’Boşuna değil, çünkü adamı gördükten sonra, burada inanılacaksa, suç için bir neden vermeyen aşağıdaki sözleri mırıldayan bir gülümseme ile kabul etti: ‘’Ben sadece domuz kasabında bulundum’’.

            Lacan’a göre, “sadece domuz kasabına gittim” cümlesi esasen aldatıcı ve eksik. Hastanın, ne anlama geldiğini ve bunu neden tam olarak bu adama söylediğini belirtmekte sorun yaşadığı için cümle üstü kapalıdır/imalıdır. Lacan, cümleyi dilbilgisel olarak konuşmanın da üstü kapalı/imalı olduğunu ve bunun daha temel olduğunu vurguluyor. Kendi ifadesi olduğu için, onu “Ben” zamiri tarafından yansıtılan ifadenin öznesi olarak tanıtır. Öte yandan, “az önce domuz Kasabına” cümlesi, koridordaki özel durumu ile bu özel adama karşı anlamlı bir pozisyon sağlamakta başarısız oluyor. Cümle günlük hayatta ne yaptığını açıklıyor, ancak kim olduğunu ve neler yaşadığını yeterince göstermiyor. Bu yüzden bunu eksik olarak düşünebiliriz. Koridordaki karşılaşma, ona yabancı olan bir tür keyifle uğraşan bir adamla ilgili olarak onu bir kadın olarak ortaya koyar.

             Lacan’ın 1959’daki terminolojisinde komşunun bu sevgilisi, kendi imajı açısından anlayamadığı veya kavrayamadığı bir kişi olduğu ölçüde “Öteki” olarak düşünülebilir. Bir an-Ötekiyle böyle bir karşılaşma için tipik olan, kişinin “özne olarak varlığını” sorgulamasına neden olmasıdır. Bir kadın olarak erkeklerle ilgili olarak kim olduğu sorusunu gündeme getirir ve ayrıca bir erkek ve bir kadını bağlayan şeyin ne olduğu konusuna da değinir. Yine de, tam olarak bir özne olarak varlığı sorusuyla yüzleşmesi üzerine, kimliği üzerindeki noktalama işaretleri ertelenir. Anlamlandırma mantığı açısından bu, gösterenin kullanımına özgü olan beklenti/ilerisi düşünülerek yapılan süspansiyonunun beklemede kaldığını ima eder. Lacan, tipik olarak psikotik öznede bir gizem ve gerginlik hissi uyandırdığını gösterir. Formüle edilen cümle, bu kadını kendisine o erkeğe hitap etmek için yönlendiren talebi belirtmek için yeterli değildir ve tanıştığı adama göre arzulanan bir pozisyon almadaki başarısızlığını gösterir.

                  Lacan’ın daha sonraki terminolojisi ile bu adamı “Öteki’nin jouissance’sı” olarak düşünebiliriz. Bu, sadece (adamın) varlığının onu sorguladığını değil, her şeyden önce, kendi varlığını ifade etmek için kullandığı gösterenler aracılığıyla kavrayamadığı libidinal bir suçlamayı (adamın) somutlaştırdığı anlamına gelir. Bu perspektif içinde durumun ortaya koyduğu gerginlik sadece başarısız anlamın ifadesi değildir; bu, gösterenin kırıldığı/koptuğu dürtünün itme/baskı kuvveti ile bir çatışmaya/karşılaşmaya tanıklık eder.

                  Lacan, “dişi domuz” göstereninin gerçek görünümünün bu gerginliği çözdüğünü ve “ben sadece domuz kasabına gittim” bileşenini/kuruculuğunu işaret eden süspansiyonu geriye dönük olarak bağladığını savunuyor. Halüsinasyonlu gösterenenin ani görünümü, şimdiye kadar ertelenen noktalama işaretlerini kurar ve bir anlamın oluşmasına neden olur. “Dişi domuz ” yüklemi bundan böyle, ilk olarak ifadenin öznesi olarak tanıtılan “Ben” in kimliğini ifade edecektir. Bu şekilde elde edilen mesaj,” ben’’ in ‘’dişi domuz’’ ile eşitlenmesidir, bu da kadına hakaret edildiği sonucuna götürür. Lacan, noktalama işaretlerinin işleminin sona ermesi ne kadar uzun sürerse, nihayet elde edilen mesajla ilgili kesinlik derecesi o kadar güçlü olacağını belirtir.

                 Bu kesintili anlamlandırma süreci için tipik olan, neyin tehlikede olduğunu adlandırmanın radikal bir imkansızlığına tanıklık etmesidir. Lacan, psikoz durumunda temel bir gösterenin “men etme” olduğunu söylüyor. Bu nedenle “men etme” kavramı, Freud’un “Bejahung” dediği şeyin tersi olarak anlaşılmalıdır. “Bejahung’’ kavramı, dürtü ile ilgili/ilişkili bir bileşenin/tamamlayıcının bir temsil veya gösteren transkripsiyonunu ve dolayısıyla özne tarafından zihinsel yaşamda bir unsur olarak tanınmasını ifade eder. Men etme kavramı, bu tür bir transkripsiyonun gerçekleşmediğini ve bazı unsurların özneyle ilgili olarak radikal olarak yabancı, dışsal veya Lacan’ın terimlerinde “gerçek” kaldığını gösterir. Lacan daha spesifik olarak psikozda men edilen gösterenin “Babanın Adı” ile ilgili olduğunu gösterir. “Babanın adı ” kavramı, içinde yaşadığımız ortak normatif evrende bir özneyi bütünleştiren şeyi ifade eder. “Babanın adı” nı benimsemek, bir öznenin hayatını belirli bir (alt)kültürde insan etkileşimlerini yönlendiren bir dizi fikir ve yasa ile ilgili olarak yönlendirebileceğini ima eder. Bu, yaşamın ölüm ışığında ne anlama geldiği, insanların nasıl ilişki kurması gerektiği sorusu veya erkeğin ve kadının tam olarak neye benzediği sorusu gibi temelde varoluşsal sorular üzerine fikirlerin edinilmesi veya dahil edilmesiyle sonuçlanır. “Babanın adı” nın bize sağladığı normatif Fikirler, Bu noktalarla ilişkili temel belirsizliği tolere edilebilir hale getirir ve bir sonraki aşamada, özneyi kendi yargılarını ve seçimlerini arzulayabilen bir varlık olarak etkinleştirir. Psikozda “babanın adı” mahrum edildiğinden, psikotik özne sadece bu varoluşsal konulara verilen cevapların temel bir repertuarından yoksun olmakla kalmaz, aynı zamanda halüsinasyonun ifade ettiği sembolik ve Ötekiyle farklı bir ilişkisi vardır.

               Lacan, kişinin kişisel bir pozisyon alması beklenen bir özne olarak varlığına işaret eden sorularla yüzleşmenin ( anne olmak, baba olmak, okuldan mezun olmak, asker olmak, kardeş olmak, emekli olmak vb simgesel geçişler. Mesela Freud’un Totem ve tabu kitabında bazı insanlar bu geçiş evrelerinde tabu haline gelir.) psikotik öznenin sembolizasyon için radikal yetersizliğini ortaya çıkaracağını ve şaşkınlığı uyandıracağını gösterir. Geçen günü değerli hoca başka bir şey için kullanmıştı bu metaforu ama bana göre çok iyi bir metafor; sınava giriyorsunuz ama okuma yazma bilmiyorsunuz. Okuma yazma bilmediğinizi sınava girince anlıyorsunuz. Böyle bir yüzleşme/karşılaşma, eldeki durumu ifade etmenin imkansızlığını ortaya koyar ve anlamlandırma sürecinde bir kesintiye yol açar;  gösterenler zinciri artık bir özne için neyin tehlikede olduğunu adlandırmaz ve sonuç olarak bir kimlik anlamı askıya alınır. Bu kesinti, gerçeklikte zincirlenmemiş bir gösterenenin ortaya çıkmasının isim verebileceği bir gerilim ve gizem deneyimine yol açar.

Lalangue’ın Travması ve Psikotik İcat Üzerine Kısa Notlar

Miller psikoz ile ilgili konuşmasına şöyle başlar:

”Size, icadın psikozda en temel olan şey tarafından nasıl şartlandırıldığını gösteren, Lacan’ın 3. Seminerin’den sayfa 250’deki [İngilizce çevirisinin],  bir pasajı hatırlatmak isterim:

psikotik özne, en biçimsel boyutunda […] saf bir gösteren olarak dil ile doğrudan bir ilişki içindedir ve […] bunun etrafında inşa edilen her şey yalnızca birincil fenomenle, gösterenle ilişkiyle olan affektif ilişkilerden oluşur.[1]

Lacan’ın burada “inşa” dediği şey, bu akşam bizim için “icat” tır. Bunu nasıl yeniden formüle edebiliriz?

Her şeyden önce, icadın, onun için bulunabilecek herhangi bir işlevden önce duran bir dil-organının varlığından kaynaklandığı söylenebilir. Dil-organının bedende var olması nedeniyle, özne onun için bir işlev bulmak için şartlandırılmıştır. Ya bu işlevi alır ya da icat eder.

İkincisi, bu “saf gösteren” muamma olarak gösterendir, yani bir zincirle bağlantı kurmayan gösteren, şok yaratan gösterendir. Efendi söylemde saygıda herhangi muamma yoktur (ki bunu Lacan’ın ele aldığı ”Dişi Domuz” vakasında ayrıntılı olarak görürüz. Burada Klein’ın yansıtmalı özdeşim olarak adlandırdığı mekanizmayı tüm ayrıntılarıyla fark ederiz. Lakin Lacan’ın burada yaptığı Klein’ın kavramlarını kapsayarak aşmaktır) yanıtlar vardır. Bu, efendi söyleminin yaygınlığını oluşturan şeydir. Oidipus Kompleksine atfedilen mekanizmalar, esrarengiz gösterenin – annenin arzusunun” göstereni olarak adlandırılanın- nasıl anlam kazandığını ve özneye nasıl bir kimlik sağladığını gösterir.

Ama üçüncü olarak, Lacan’ın referansı, lalangue’nın göstereni ve onun jouissance’ının değişmez bir şekilde ürettiği travmaya, lalangue’nin bir özne için ürettiği travmaya ilişkindir. Lacan, öğretisinin son safhasında bunu bilinçdışının çekirdeğine bile dönüştürür. Bilinçdışının özü, insanların etrafınızda konuştuğu ve gösterenlerin size yatırım yaptığı ve travmatize ettiği olgusudur. Bir kişi aradığında, kesin olarak bir çekirdek olarak bulduğu şey budur. Bu, tam da, öznel bir icat çağrısı yapan gösterenin, esrarengiz gösterenin, jouissance gösterenin travmasıdır. Bu icat, her zaman az ya da çok bir sanrı olan bir anlamın icadıdır. Yerleşik söylemlerin (nevrotik) sanrıları vardır ve sonra gerçekten (psikotik) icat edilmiş sanrılar vardır. Ancak bir sanrı bir anlam icadıdır.



[1] Lacan, J., The Seminar, Book Ill, The Psychoses, transl. by R. Grigg, Norton & Co., New York, 1993, p. 250.

Sembolik Yasanın Beş Kaydı

Lacan’nın seminlerinin ve çalışmalarının başlangıcına dikkat edildiğinde Simgesele ve bundan mütevellit Yasaya karşı büyük bir ilgi var. ”Öteki’nin Öteki’si Yoktur”a gelene kadar bize – dilde, sözde, söylemde –  farklı yasaları tanımlamayı öğretti: Ve bunların oluşturduğu kümenin gösterinine büyük harfli Yasa diyebiliriz. Lacan tarafından kullanılan ve yasaya ilgisini açıkça ifade eden tüm bu yasaları sınıflandırmaya çalışmak için J-A. Miller her türlü çabayı göstermiştir. Şöyle ifade edebiliriz:

İlk olarak, dil yasaları vardır. Bunlar, Lacan’ın Saussure’den ödünç aldığı ve gösteren ile gösterilen, eşzamanlı ve artzamanlı olanı ayırt etmeye yol açar. Bunlar aynı zamanda, metafor ve metonimi olarak ifade eden ve ayıran Jakobson’da bulduklarıdır; onlardan yasalar, mekanizmalar olarak bahsediyor.

İkincisi, Lacan’ın Hegel’de arayacağı diyalektik yasa var: Söylemde bulunduğunu belirttiği bu yasa, özne ancak başka bir öznenin arabuluculuğuyla varlığını üstlenebilir. Lacan buna diyalektik tanıma yasası diyor.

Üçüncüsü, Lacan’da, – bir zamanlar çok popüler olan–  ilk grafiğinde “Çalınan mektup üzerine Seminer” de araştırdığı gibi matematiksel yasaları buluruz, bu da bilinçdışı hafıza modelini veren α, β, γ, δ temsilleridir. Bu gibi ifadelerin temelleri Freud’un ”Bilimsel Bir Psikoloji Taslağı” isimli makalesinde de vardır.

Dördüncüsü, Lévi-Strauss’un kitabından benimsediği Akrabalığın temel yapılarını içeren sosyolojik yasalar, ittifak ve akrabalık yasalarıdır.

Ve beşincisi, başlangıçta Lacan’ın bir yasa olarak çıkardığı Oidipus’un yasası veya Freudyen yasa olarak adlandırılan yasası vardır, yani Babanın-Adının kendisini Anne (M-Other Desire) Arzusuna dayatması gerektiği ve bu durum, bedenin jouissance’ının stabilize olması ve öznenin diğer öznelerle ortak olacak bir gerçeklik deneyimine erişebilmesi koşuludur.

Bu nedenle yasanın beş kaydının listesini Miller’den özetle böylece sunabiliriz: dilbilimsel, diyalektik, matematiksel, sosyolojik ve nihayet Freudyen. Lacan analitik deneyim üzerine düşünmeye başladığında, en azından onu öğretmeye başladığında, yasanın bu beş kaydı onun için sembolik olarak adlandırdığı şeyin temelini oluşturur.

Ancak Sembolik olarak adlandırılanın matematiği, dilbilimi, diyalektiği vb. yakalayan her şeyi kapsayan bir kavram, her şeyi içeren bir kavram olduğunu anlamak için bu beş kaydı sıralamak yeterlidir. Lacan için bu farklı kayıtlarda dağıtılan yasaya uyumlu olduğu sürece sembolik olan da budur.

Tedavinin Yönü ve Gücünün İlkeleri üzerine



Lacan’ın Yazılar isimli kitabında bulunan Tedavinin Yönü ve Gücünün İlkeleri başlıklı metininde Bugün Analiz Yapalanlar Kim? başlıklı bir bölüm vardır. Bu bölümün 2. maddesi oldukça kuvvetlidir. Klinik içinde analistin konumunu ve tedavide neyi yönlendirdiğini sorgular. Lacan, analistin hastayı değil, tedaviyi mutlaka yönlendirmesi gerektiğini belirtir. Bunu günah çıkarmaya benzeyen, bir itirafçının sözde normdan uzaklığını ölçen dini, ahlaki rehberlik biçiminden radikal olarak ayırır. Psikanalitik tedaviyi yönlendirmek açısından temel kural ve mesele olan serbest çağrışımlar bile, hiçbir şekilde hastaya talimatların net bir şekilde iletilmesine indirgenemez; daha ziyade analistin bu kuralı nasıl ilettiği, kendisini ne kadar takip edebildiğini yansıtır. Lacan için, terapötik direktiflerin ilk aşaması “hastayı sadece bir kelime meselesi olduğunu unutturmayı” hedeflemektedir, ancak analisti asla kendisinin bunu yapmaması konusunda uyarmaktadır. Burada Lacan, birkaç yıl sonra daha ayrıntılı olarak ele aldığı bir kavram olan ”bildiği varsayılan özne” (Sujet supposé Savoir, SsS), kavramını ima ediyor gibi görünüyor. Bu, aktarımın temeli olarak hizmet eder ve hastanın sözlerinin gizli anlamını analistin bildiği varsayımını ifade eder. Ancak analist kendini buna inanmaya itilmemeli, daha ziyade “konuşmanın temelini terk etmek için kendini sunan bu cazibeye” karşı koymalıdır. Bu, Lacan’ın ‘’retour à Freud’’u ve Freud sonrası diğer teorilere yönelik eleştirisinde merkezi bir meseledir. Analistin analizde birlikte çalıştığı şey, analizanın sözleri, hastanın konuşmasıdır. Bu uyarının Freud tarafından (örneğin., ‘’Psikanalitik bir tedavide meydana gelen/ceyran eden hasta ve analist arasındaki kelimelerin değiş tokuşu dışında başka olan bir şey yoktur’’) açıkca yapılmış olduğunu Lacan (örneğin, “psikanalizin yalnızca bir aracı vardır: hastanın konuşması”) açıkca belirtilmiştir.

”Bir Çocuk Dövülüyor” Ya da Ferenczi’nin ”Küçük Bir Horoz” Vakası

Bana göre psikanaliz tarihinde ”Küçük Hans” kadar önemli bir vaka olan, psikanalist Ferenczi’nin ’’Küçük Bir Horoz’’ vakasına bakacağız. Bu vakanın önemi, sapkın bir öznenin vakası olmasından kaynaklanıyor. Hans bir fobi ile karakterize edilirken, Arpad adlı bu çocuk bir sapkınlıkla karakterizedir. Vakayı Ferenczi’nin belgelerinden aktarayım;

            ‘’Psikanalize olan ilgisini sürdüren eski bir hastam, ilgimi küçük bir çocuk vakasına çekti. Vaka, tüm akrabalarının aynı fikirde olduğu ifadelere göre, hem zihinsel hem de fiziksel olarak oldukça düzenli bir şekilde üç buçuk yaşına kadar büyüyen ve tamamen normal bir çocuk olduğu söylenen beş yaşındaki bir çocuk olan Arpad’dı; akıcı bir şekilde konuşuyor ve hatırı sayılır bir zeka sergiliyordu.’’

              1910 yazında aile, önceki yazlar gibi tatillerini geçirdikleri Avusturya ‘da konakladıkları eve gittiler. Fakat Arpad’ın durumu biraz farklılaşmaya başladı. Bir çocuğun dikkatini çekebilecek, hem içeride hem de dışarıda olan tüm olaylarla ilgilenmişti; bundan sonra tek bir şeyle ilgileniyordu, o da evin avlusundaki kümesti. Sabahın erken saatlerinde kümes hayvanlarına koşuyor, onları yorulmak bilmeyen bir ilgiyle izliyor, seslerini ve hareketlerini taklit ediyor ve zorla kümes hayvanlarının yanından alındığında ağlıyordu. Ama oradan alındıktan sonra bile horoz sesi ve gıdaklamaktan başka bir şey yapmıyordu. Bunu saatlerce kesintisiz bir şekilde yapıyor ve sadece bu hayvan çığlıklarıyla sorulara cevap veriyordu. Böylece annesi çocuğunun konuşma gücünü kaybedeceğinden ciddi bir şekilde endişe duyuyordu.

               Küçük Arpad’in bu tuhaf davranışı, yaz tatili boyunca sürdü. Aile Budapeşte’ye döndüğünde biraz olsun konuşmaya başladı, ancak konuşması neredeyse yalnızca horozlar, dişi kuşlar ve tavuklardan ibaretti. Her gün durmaksızın tekrarlanan olağan oyunu şöyleydi: Gazeteyi horozlar ve tavuklar şeklinde yapıyor ve satışa sunuyordu; sonra bir nesne alıyor (genellikle küçük bir düz fırça), onu bıçak olarak adlandırıyor, “kümes hayvanını” aşçının kümes hayvanlarını gerçekten öldürmek için kullandığı lavaboya taşıyor ve kağıt tavuğunun boğazını kesiyordu. Kanatlıların nasıl kanlarının aktığını gösteriyor, sesi ve jestleriyle onların ölüm ızdırabını mükemmel bir şekilde taklit ediyordu. Avluda ne zaman tavuklar satışa sunulsa, küçük Arpad huzursuz oluyor, kapıdan içeri girip çıkıyor ve annesi onları satın alana kadar huzur vermiyordu. Öldürülüşlerine şahit olmak istiyordu. Ancak canlı horozlardan da bir yandan korkuyordu.

                 Ebeveynleri çocuğa neden horozlardan bu kadar korktuğunu defalarca kez sordu ve Arpad her zaman aynı hikayeyi anlattı: Bir keresinde kümesin yanına gitmiş, içine işiyordu, bunun üzerine sarı tüylü (bazen kahverengi derdi) horoz gelip penisini ısırdı ve uşakları Ilona yarayı sardı. Sonra horozun boğazını kestiler, böylece horoz öldü.

                Daha sonra aile, Arpad’ın sadece iki buçuk yaşındayken tatil yerinde geçirdiği ilk yaz aylarında meydana gelen bu olayı hatırladılar. Bir gün anne çocuğun korkuyla çığlık attığını duymuş ve hizmetçiden penisini ısıran bir horozdan korktuğunu öğrenmişti. Ilona artık ailenin hizmetinde olmadığı için, bu vesileyle Arpad’in gerçekten yaralanıp yaralanmadığı ya da Ilona tarafından onu sakinleştirmek için sarılıp sarılmadığı tespit edilemediğini belirtir Ferenczi.

                Bu deneyim sonrası ruhsal etkisi bütün bir yılın gizil bir dönemi sonrasında tatil yeri için ikinci ziyaret, akrabalarının horozlarına olan korkusunun bu ani tekrarıyla onlara karşı olan heyecanlı merakı bir aradaydı. Tüm bunlar üzerine Ferenczi çocuğun çevresine, psikanalitik deneyimle yeterince kanıtı olan, yani gizil dönem boyunca çocuğun cinsel organlarıyla şehvetli bir oyun nedeniyle – sık sık olduğu gibi-  penisini kesmekle tehdit edilip edilmediğine dair bir soru sordu. İsteksizce verilen cevap, şu anda, çocuğun, sık sık cezalandırıldığı organıyla oynamayı çok sevdiği ve birisinin ‘’şakayla’’ onu kesmekle tehdit ettiği yönündeydi. Ayrıca Arpad’in bu kötü alışkanlığı ‘’uzun zamandır’’ vardı, ancak bu gizil dönem içinde zaten sahip olup olmadığı artık bilinmiyordu. Ferenczi şöyle diyor: ‘’Aslında Arpad’in daha sonraki bir tarihte bu tehditten kurtulmadığı görülecektir, bu nedenle, aralarında yaşanan tehdidin çocuğu çok büyük ölçüde heyecanlandırdığı varsayımını olası sayma hakkına sahibiz; organının benzer şekilde tehlikeye atıldığı ilk korkunç deneyimin sahnesini yeniden ziyaret etmek.’’ Şöyle devam ediyor Ferenczi: ‘’Çocuğun kişisel açıklamaları çarpıcı veya anormal hiçbir şey ortaya çıkarmadı. Odama girer girmez dikkatini etrafta yatan çok sayıdaki diğer nesneler arasında küçük bir bronz dağ horozu çekti; bana getirdi ve “bana verir misin?” diye sordu. Ona biraz kağıt, bir kalem verdim ve hemen bir horoz çizdi (usta bir şekilde). Sonra horoz hakkındaki hikayeyi anlatmasını sağladım. Ama çoktan sıkılmıştı ve oyuncaklarına geri dönmek istiyordu. Bu nedenle, doğrudan psikanalitik bir soruşturma mümkündü ve bu vakayla ilgilenen, bir komşuları ve aile arkadaşı olan bir bayanın meraklı sözlerini ve jestlerini not etmek için saatlerce oyuncağı izleyebilmesine izin vermek zorunda kaldım. Bununla birlikte, kendim için o kadar çok şey kurmayı başardım ki, Arpad zihinsel olarak çok uyanık ve aynı zamanda yeteneksiz değildi; onun zihinsel ilgisi ve yeteneği, özellikle kümes kuşlarının tüylü hayvanların etrafında merkezlenmişti. Ustaca bir şekilde gıdakladı ve horoz gibi öttü. Sabah erkenden aileyi kuvvetli bir horoz sesiyle uyandırdı.’’

Ferenczi’nin daha sonra aktardıklarına göre Arpad, yukarıda belirtildiği gibi resim yapabiliyor, ancak yalnızca büyük gagalı kuşlarla sınırlayarak bunları büyük bir ustalıkla çiziyordu. Böylelikle, bu yaratıklara olan patolojik güçlü ilgisini yüceltmeye çalıştığı görülüyordu.

Birkaç görüşmeden sonra ailesi nihayet Arpad’ın bu resim faaliyetlerine katlanmak zorunda kaldı. Bunu yasaklamalarının işe yaramadığını gördüler ve ona her türden hayali oyunlar oynayabileceği kırılmaz malzemeden yapılmış çeşitli oyuncak kuşlar satın aldılar.

         Ferenczi, Arpad için gerçek nevrotik özelliklerin izlerinin yokluğunu vurguluyor.  Arpad’ın huzursuz uyuduğu ve bolca tekrarlayan rüyalar gördüğü belirtilmiş. Ayrıca aile dostu bayan tarafından ifade dilen Arpad’ın ilginç sözleri ve eylemleri, çoğunlukla kümes hayvanlarına yapılan acımasız işkenceye dair düşlemlerde alışılmadık bir keyif sergilediği anlaşılıyor. Kuşların katledilmesini taklit eden tipik oyunları rüyalarında bile gördüğü horozların ve tavukların çoğunlukla “öldürüldüğü” ekleniyor.

Ferenczi’nin, Arpad için tuttuğu uzunca notlar şu şekilde:

              ‘’Bir keresinde oldukça spontane olarak, “Canlı bir horoz parçalamak isterim,” dedi. “Kanatları, tüyleri ve kuyruğu olmamalı, sadece tarağı olmalı ve bu şekilde yürüyebilmelidir.”

              Mutfakta aşçı tarafından kesilmiş bir kümes hayvanıyla oynuyordu. Aniden yan odaya girdi, çekmeceden bir maşa çıkardı ve ağladı: “Şimdi bu ölü hayvanın kör gözlerine saplayacağım.” Kümes hayvanı kesimi onun için büyük bir festivaldi. Yoğun bir heyecan hali içinde hayvanların bedenlerinin etrafında saatlerce dans edebiliyordu.

             Kesilen kümes hayvanını gösteren biri ona sordu: “Tekrar uyanmasını ister misin?” “Eğer tekrar uyansaydı onu şeytan yapardım; kendim de onu bir kez daha öldürürdüm.” 

             Sık sık patates veya havuçla (tavuklar olarak adlandırdığı), oynar, bıçakla küçük parçalara ayırırdı. Üzerine kuşların boyandığı bir vazoyu yere atmaktan kendini alıkoymazdı.

             Bununla birlikte, kümes hayvanlarına ilişkin olarak sergilenen duygulanımlar hiçbir şekilde sadece nefret ve zulüm değildi, açıkça belirsizdi. Sıklıkla kesilen hayvanı öper ve okşardı ya da aşçının yaptığı gibi tahta kazını mısırla “beslerdi”; bunu yaparken sürekli gıdaklardı ve dikizlerdi. Bir kez kırılmaz bebeğini (bir kümes hayvanı) parçalayamadığı için fırına attı, sonra hemen tekrar çıkardı, temizledi ve okşadı. Bununla birlikte, resimli kitabındaki hayvan figürleriyle ile daha kötü bir zaman geçirdi; onları parçalara ayırdı, o zaman doğal olarak onları hayata geri döndüremedi ve çok üzüldü.

              Eğer yetişkin bir psikotik hastada bu tür belirtiler gözlemlenirse, psikanalist kümes hayvanlarına ilişkin aşırı sevgi ve nefreti, gerçekten insanlara, muhtemelen akrabalarına yakın olan, ancak bastırılmış ve bastırılabilecek bilinçdışı duygulanımların bir aktarımı olarak yorumlamaktan çekinmeyecektir, bu tür şeyler kendilerini yalnızca bu yer değiştirmiş, çarpıtılmış şekilde gösterirler. Ayrıca, hayvanlarının başını koparma ve kör etme arzusunu kastrasyon niyetlerini simgeleyen olarak yorumlayacak ve tüm semptomu hastanın kendi kastrasyon fikrinden korkmasına bir tepki olarak görecektir. Kısacası, analitik yorum şöyle olacaktır: Horoz, semptom anlamında baba anlamına geliyordu.

               Küçük Arpad’in durumunda, kendimizi herhangi bir yorum yapma zahmetinden kurtarabiliriz. Bastırma çalışması, onun tuhaflıklarının önemini henüz tamamen saklayamadı; orijinal olan şey, bastırılmış eğilimler, konuşmasında hâlâ fark edilebiliyordu ve gerçekten de zaman zaman şaşırtıcı bir açıklık ve kabalıkla ortaya çıktı.

              Onun zulmü sıklıkla insanlar açısından da sergilendi ve çarpıcı bir şekilde sıklıkla yetişkinlerin genital bölgelerine yönelikti. Kendinden biraz daha büyük bir çocuğa şöyle söylemekten keyif almıştı: “Sana dışkı, kıçın için bir tane daha vereceğim”. Bir keresinde, daha da açık bir şekilde, genital bölgeyi işaret ederek “Tam ortanı keseceğim” dedi. Kör etme fikri onu oldukça sık meşgul etti. Bir keresinde komşusuna şunu sordu: “Ateşle veya suyla insan kör edebilir mi?” (Ayrıca kümes hayvanlarının üreme organlarıyla da yakından ilgileniyordu. Kesilen her kümes hayvanıyla seks hakkında onu aydınlatmak zorunda kaldılar – horoz mu, tavuk mu yoksa kısırlaştırılmış horoz mu?)

               Yetişkin bir kızın yatağına koştu ve seslendi: “Kafanı keseceğim, karnına koyacağım ve onu yiyeceğim” Bir keresinde aniden şöyle dedi: “Çömlekte pişmiş bir anne yemek isterim (benzetme ile: saksı kümes hayvanı); annem bir tencereye koyulmalı ve pişirilmeli, o zaman çömlekte bir anne olur ve onu yiyebilirim.” (Bu arada gıdakladı ve dans etti). “Kafasını keser ve bu şekilde yerim” (bir bıçak ve çatalla bir şeyler yiyormuş gibi hareketler yaptı).

                 Bu tür yamyamlık arzularından sonra, bir kerede mazoşist olarak acımasız cezalar için özlem duyduğu bir pişmanlık krizi geçirecekti. “Yakılmak istiyorum” diye seslenirdi: “Ayağımı kır ve ateşe at.” “Kafamı keseceğim. Ağzımı keseyim de bir şey yemesem, içmesem iyi olur.”

                 Kuş, dişi kuş, tavuk derken kendi ailesini kastettiğine hiç şüphe yok, çünkü bir keresinde kendiliğinden şöyle dedi: “Babam horoz!” Başka bir neden üzerine: “Şimdi küçüğüm, şimdi tavuğum. Büyüdüğümde kümes hayvanı olacağım. Daha büyük olduğumda, yine bir horoz olacağım. En büyüğü olduğumda arabacı olacağım.” (Arabalarını süren arabacı, onu babasından daha fazla etkilemiş gibi görünüyordu.)

                 Çocuğun bu bağımsız ve etkisiz kabulünden sonra, kümeste olup bitenleri izlemekten asla yorulmadığı muazzam heyecanı daha iyi anlayabiliriz. Kendi ailesinin evinde kendisine hiçbir bilgi verilmeyen tüm sırları kümes içinde rahatlıkla gözlemleyebiliyordu; “yardımsever hayvanlar” ona görmek istediği her şeyi, özellikle horozla tavuk arasındaki sürekli cinsel aktiviteyi, yumurtlamayı ve yavruların sürünerek dışarı çıkmasını gizlenmemiş bir şekilde gösterdi. Arpad, kendisi her türlü şüphenin ötesinde benzer yargılamalara kulak misafiri olmuştu (ebeveynler arasında).

                 Ayrıca, horozların acı verici korkusunun nihayetinde masturbasyon için kastrasyon tehdidine kadar takip edileceği varsayımımın son teyidini Arpad’a borçluyuz.

                 Bir sabah komşusuna şöyle sordu: “Söyle bana, insanlar neden ölüyor?” (Cevap: Çünkü yaşlanırlar ve yorulurlar). “Hm! Yani büyükannem de yaşlı mıydı? Hayır! Yaşlı değildi ama yine de öldü. Ah, bir Tanrı varken neden hep düşmeme izin veriyor? Ve neden insanları ölmek zorunda bırakıyor?” Sonra meleklerle ve ruhlarla ilgilenmeye başladı, bunun üzerine onların sadece peri masalları olduğu açıklaması verildi. Bunun üzerine korkudan donakaldı ve şöyle dedi: “Hayır, bu doğru değil ! Melekler var. Ölü çocukları cennete taşıyan birini gördüm. ” Sonra dehşet içinde sordu: “Çocuklar neden ölür?” “Kişi ne kadar yaşayabilir?” Sonra binbir zahmetle sakinleşti.

                  Daha sonra, aynı günün erken saatlerinde, oda hizmetçisinin aniden yatak örtülerini kaldırdığı ve onu penisiyle oynarken bulduğu, bunun üzerine onu kesmekle tehdit ettiği ortaya çıktı. Komşusu olan bayan onu susturmaya çalıştı ve ona hiçbir zarar gelmeyeceğini söyledi; ‘’her çocuk bu tür şeyler yapar.’’ Bunun üzerine Arpad öfkeyle haykırdı: “Bu doğru değil ! Her çocuk değil! Babam hiç böyle bir şey yapmadı.”

                 Şimdi, organıyla birlikte yetişkinlerin yapmakla tehdit ettiklerini yapmak isteyen horoza karşı bastırılamaz öfkesini ve onu dehşetle dolduran her şeyi yapmaya cesaret eden bu cinsel hayvana duyduğu dehşeti daha iyi anlıyoruz; (masturbasyon ve sadist düşlemler nedeniyle) kendisi üzerinde telaffuz ettiği acımasız cezaları da anlıyoruz.

                 Sonuç olarak, Arpad’in başka bir ifadesi, horozların gidişatını bu kadar uzun süre hiçbir şey için izlemediğini gösterir. Komşusuna bir gün ciddiyetle şunları söyledi: “Seninle, kız kardeşinle, üç kuzenimle ve aşçıyla evleneceğim; hayır, aşçı yerine annem.” Bu nedenle, gerçek bir “tünek horozu” olmak istedi.’’

Bu vaka şimdilik bu kadar. Bu vaka için Dominique Miller’in yorumunu ve sapkın özneleri nasıl değerlendirdiğini bir sonraki yazımda izah edeceğim.