Freud, ‘’Bir Suçluluk Duygusu Nedeniyle Suç İşleyenler’’ adlı eserinde belirsiz bir suçluluk nedeniyle bazı kişilerin suça itildiğini ve daha bilinç düzeyinde bu belirsiz suçluluğu, belirli bir suça bağladığını belirtiyor. En azından diyor, boğucu suçluluk bir nedene bağlandığında boğuculuğu azalır: ‘’Çelişkili görünse de bu suçluluk duygusunun kötülük yapılmadan önce de var olduğunu, kötülükten doğmadığını, tam tersine kötülüğün suçluluktan doğduğunu ileri sürmeliyim. Bu insanlar haklı olarak bir suçluluk duygusu nedeniyle suç işleyenler olarak tanımlanabilir.’’
Freud’un bu meseleyi davranış ekseninden çok öznenin metapiskolojik açıdan değerlendirilmesine dair yaptığı vurgu tanısal açıdan çok kıymetli. Zira bu tartışmalardan önce, yani Freud meseleye metapsikoloji düzeyinde yaklaşmadan önce bu durum birçok vaka üzerinde tartışılan bir konu idi. Özellikle Wagner vakası üzerinden Robert Gaupp, Wagner’in eylemi ile (1913 yılında öğretmen Ernst Wagner, on dört kişiyi öldürmesine neden olan bir paranoya nöbeti geçirdi. Karısını ve dört çocuğunu, ertesi sabah da yakın mesafeden dokuz köylüyü öldürdü) paranoya ve melankoli meselesini tartışmıştır. Genel kanı Wagner’in paranoya olduğu yönünde idi. Lakin Wagner’in bu konu ile ilgili kafa karıştırıcı beyanları mevcut idi. Özellikle Fransız klasik psikiyatrisi Wagner’i ve bazı paranoya vakalarında bulunan zulüm sanrılarının melankolik yönünü vurguluyordu. Gaupp, neredeyse yirmi yıl Wagner hakkında yazılar yayınladı. Oradaki görüşmelerde Gaupp’un bir sorusuna ‘’Suçlunun/hatalının ben olduğum hissi’’ diye cevap veriyor, Wagner. Başlattığı saldırı sonucunda asıl hedeflediği sonunda kendini öldürmek idi. Württemberg kraliyet ailesinin evi olan Ludwigsburg kalesini ateşe vererek ölmeyi planladı: ‘’Günahın bu kaleyi inşa ettiğini ve günahın onu yok edeceğini’’ söyledi. Burada paranoya ve melankoli arasında yapısal ayrımı ustaca ortaya koyan psikiyatrlardan biri Gaston Lalanne idi. Melankoli ve zulmün aynı öznede mümkün olan tüm kombinasyonlarda ilişkilendirilebileceğini veya birbirini takip edebileceğini belirtiyordu. Lacan da tezinde (De la Psychose paranoïaque dans ses rapports avec la personnalité suivi de Premiers écrits sur la paranoïa) , “klinikte manik-depresif psikozun tipik ataklarının, özellikle zulüm sanrıları şeklinde az ya da çok organize sanrısal sistemlerin ortaya çıkışıyla birleştiği vakalar görüldüğüne” işaret eder. Gilbert Ballet, bu tür öznelerin öncelikle zulüm gördüklerinde ısrar etmektedir, ancak melankolik özne olarak değerlendirilmemelerinin nedenini “melankolinin ilk tezahürünü oluşturan fiziksel ve psişik depresyon durumunu” sunmamaktan kaynaklı olduğunu belirtir. Ballet, büyük bir klinik ustalıkla, zulüm gören melankoliği, hezeyan temasının temel bir özelliği çerçevesinde konumlandırmayı başarır. Melankoliğin, ahlaki acılarının nedenini kendinde bulduğunu hatırlatır; o suçludur. Burada kesinlik ve diyalektiğe açık olmayan bir ifade mevcuttur. Sembolik ile bağlantılı olarak Lacan, bu kesinliğe özel bir önem atfeder. A. Quinet şöyle ifade eder: ‘’Serieux ve Capgras sanrısal yorumlama ve yanlış yorumlama arasında önemli bir ayrım yapar: Yanlış yorumlama düzeltilebilir; sanrısal yorum ise aksine düzeltilebilir değildir; yayılmaya, saçılmaya eğilimlidir, kendini fikirlerle ilişkilendirmeye ve bir düzen içinde organize olmaya eğilimlidir, olası her tür diyalektikten yoksundur. Sanrısal yorumlamanın özelliği kesinliktir.’’
Zulme uğrayan kişi bunun nedenini kendi dışında, dış dünyada arar: o bir kurbandır. Ancak paranoyak adalet arayan bir kurban, “masum bir kurban” iken, melankolik zulüm gören “suçlu bir kurbandır”.
Lacan’ın 10.seminerine atıfla şunu ifade edebiliriz: kastrasyon olmadan, fantazmın formülünü nevroz vakalarında yazdığımız gibi yazamayız; burada fantazm, gösterenin kaydını jouissance’ın kaydına bağlama işlevine sahiptir. O halde psikotik özne için, özne ile jouissance nesnesi arasında böyle bir boşluk yoktur; gösteren ile jouissance arasında bir iç içe geçme, birleşme, ayrılmama vardır. Psikotiğin Öteki’si bu nedenle jouissance’ından arındırılmış değildir. Düşünce ve jouissance’ın birbirine karıştığı, Öteki’nin özneden jouissance almaya başladığı belli sayıda paranoya vakasında gözlemlediğimiz tam da budur (zulümler, tehditler, komplolar, yanlış şekilde yorumlanan bakışlar, hatta ‘seslendirilen’, dayatılan kelimeler: Öteki’nin jouissance’la dolu bu yerinde durmaksızın ‘konuşur’). Quinet, Lacan’a atıfla şöyle der: ‘’Paranoyağın inşa ettiği Öteki, zevk alan bir Ötekidir ama kastrasyonu işin içine dahil eden bir Öteki değildir. Lacan 1966’da açık seçik bir paranoya tanımı önerir: Paranoya “Ötekinin mahallinde jouissance ile özdeşleşme”dir. Özneyi devamlı şekilde takip eden, her yerde ve her zaman ona zulmeden ve ondan zevk alan, Ötekinin bakışıdır.’’ Şizofrenide de ‘sözcük şeydir’, sözcük ile şey arasında, gösteren ile jouissance arasında böyle bir boşluk yoktur. Leader şöyle özetler: ‘’Freud melankolide bir bariyerin temsil sistemleri arasındaki olağan geçişe izin vermediğini düşünüyordu. Bilinçdışı şey temsillerine kelime temsilleri yoluyla erişilemez çünkü kelime temsillerinden bilinç-öncesine giden yol tıkalıdır.(…) Bu nedenle, melankolinin özünde dille alakalı bir problem yatar. Melankolik açısından, kelimeler ve şeyler radikal bir biçimde ayrışmıştır. Bu Freud’un, pek çok melankoliğin kendi durumlarını tanımlayışında gördüğümüz simgesel açmazı açıklamaya çalışma şeklidir.’’
Wagner’in paranoyak olduğunu söyleyebilir miyiz? Onun ifadelerini takip edersek, hayır. Lacan, 3. Seminer’inde radikal eleştirilerde bulunur: ‘’Seçkin bir klinisyenin kaleminden çıkan bu tanımla ilgili dikkat çekici olan şey, tüm klinik verilerle nokta nokta çelişmesidir”. Paranoyak sanrıların her zaman zulüm ve büyüklenmeci fikirler ürettiği belirtilmektedir. Zulüm ve büyüklenmeci fikirler Wagner’in hezeyanında kesinlikle çok fazla mevcuttur ancak baskın değildir. Ahlaki acılarının kökenindeki hatayı, zulümden çok önce kendisi sezinlemiştir. Ailesini öldürmesi, melankoliğin özgeci intiharının tüm özelliklerine sahiptir: Onları acıyarak, utançtan kurtarmak ve aşağılanmaktan korumak için öldürdüğünü iddia etti. Leader, Freud’un Yas ve Melankoli makalesine atıfla şöyle diyor: ‘’Bu yaygaracı öz-suçlamalar aslında içselleştirilmiş olan başka bir kişiye yönelik suçlamalardır. Melankolikler kaybettikleri kişiyle tamamen özdeşleşmişlerdir. Bu durum her zaman için gerçek bir ayrılık ya da ölüme işaret etmez. Kaybedilen kişi, melankoliğin sevdiği ya da sevmiş olduğu, hatta sevmiş olması gereken biri olabilir. Ama bir kez kayıp gerçekleştiğinde bu kişinin imgesi melankoliğin egosuna transfer olur. Kaybedilen kişiye yöneltilen öfke ve nefret de benzer bir şekilde yerinden edilmiştir, böylelikle egonun terk edilmiş nesne olduğuna hükmedilir. Freud’un meşhur sözüyle “nesnenin gölgesi” egonun üzerine düşmüştür ve ego artık melankolik öznenin acımasız eleştirisine maruz kalacaktır.’’ Wagner 1904’te zaten intihar girişiminde bulunmuştu. Cinayetlerinden sonra akıl hastası olarak kabul edilmeyi reddetti ve idam cezasına çarptırılabilmesi için davasının mahkemeye taşınması için elinden gelen her şeyi yaptı. Özneyi intihar eylemine iten ahlaki acının yoğunluğu neden hiçbir klinisyene Wagner’in melankoliden muzdarip olduğunu düşündürmedi? Kuşkusuz bu durumun karakteristik özelliği olan psikomotor yavaşlama sergilemediği ve özellikle şiddetli bir depresif durumuna girmediği için.
Yorum bırakın