Özdeşleşme ve Kıskançlık Üzerine Kısa Notlar


Kıskançlık ve özdeşleşme meselesi aslında pek yan yana konuşulmayan bir mesele. Ayrı ayrı olgular olarak ele alınmaya meyilli iki kavramdan bahsediyoruz. Tabii özdeşleşmenin tek etmeni kıskançlık değil, lakin bu önemli dinamiğe kısa bir özet ve basit bir perspektif ile bakmaya çalışacağız. Bugün bu konuyu nevroz yapısı üzerinden ele almak suretiyle sınırlandıracağım. Çünkü psikotik yapılarda bu meselesinin dinamikleri biraz daha farklıdır. Bunun için bugün psikozda kıskançlığın ya da özdeşimin dinamikleri meselesini tartışmayacağım[1]


İlk olarak nevrotik yapıya baktığımızda kıskançlığın, “nevrotik varoluş biçimi”nin dinamiklerinden olması şaşırtıcı değildir, çünkü nevroz, çocuksu bir fiksasyon ve bununla bağlantılı regresif durumlarla karakterize edilirken, kıskançlık duygusu da izlerini çocuklukta bulur. Bir çocuk gibi bir yetişkin nevrotik de açıkça kıskanç bir kişidir. “Küçük Ödipus” libido ile aynı anda kıskançlık sancılarını da keşfeder. “Dişi Cinselliğ”i metninde şöyle söyler Freud: “En başta başka insanlara -erkek ve kız kardeşlere, aralarında babanın da bulunduğu rakiplere- yönelik kıskançlıktan söz edebiliriz. Çocukluk aşkı sınırsızdır; mutlak sahiplik ister, her şeyden azla yetinmez. Ama ikinci bir niteliği vardır: aslında hiçbir ereği yoktur ve tam doyum sağlayamaz; bu nedenle de düş kırıklığıyla sona ermeye ve düşmanca tutuma yer vermeye yazgılıdır.” Bu nedenle nevrotik kıskançlığı, nevrotik semptomdaki sürekliliğini hatırlatan Ödipal bağlantısının ana devamı olarak da düşünebiliriz. Kıskançlığın, mantıksal olarak, “belirli cinsel nesnelere fiksasyon” ile birlikte, erken çocukluk döneminde ortaya çıkan ve “cinsel” olarak adlandırılan “psişik olgular” arasında olduğu ileri sürülür. Kıskançlığa bir nevi yapıya göre karakter özelliğini veren de bu gibi durumların psişik yapılardaki karşılığıdır. Yani kıskançlığın öznedeki (psikoz, nevroz ve sapkınlık) işleyişi ve amacı ile ilgilidir. Bu metni nevroz ile sınırlandırdığımıza göre histeri ve obsesyonel nevrozu değerlendirerek bunun nedenlerini biraz açmaya çalışalım. 

  1. Histeri

İlk olarak özdeşleşme meselesine bakalım. Freud şöyle diyor: “Özdeşleşme, Oidipus karmaşasının erken öyküsünde rol oynar.  Küçük bir oğlan babasına özel bir ilgi sergileyecektir; onun gibi büyümek ve onun gibi olmak ve her yerde onun yerini almak ister.’’ Burada rekabet dilini de görüyoruz [onun gibi olmak, onun yerini almak anlamında]. Bununla beraber Freud, semptomun yapısındaki özdeşleşmeyi inceler: “Özdeşleşme Oidipus karmaşasından gelebilir; bu durumda kızın tarafında annenin yerini almak için düşmanca bir arzuyu belirler ve semptom babasına yönelik nesne sevgisini ifade eder ve bir suçluluk duygusunun etkisi altında annesinin yerini alma arzusuna gerçeklik kazandırır: “Annen olmak istedin işte şimdi -en azından ıstırapların söz konusu olduğunda- osun.” Bu bir histerik belirtinin/semptomun tam düzeneğidir. Ya da belirti sevilen insanınkinin aynı olabilir; böylece örneğin Dora babasının öksürüğünü taklit eder.’’ Semptom düzeneğinin altında yatan fantazmın özdeşlik modunu görebiliyoruz. Zira bu öksürük meselesi basit bir taklit olarak işlev görmemekte. Dora’nın babası ile Bayan K. arasında olan cinsel birlikteliğe dair cinsel bir fantezinin izlerini taşımaktadır. Özdeşleşmenin bu “basit’’ ve “bulaşma” olarak adlandırılan tarafına bir açıklık getirir Freud ve der ki hiç de basit bir mekanizma değildir bu durum. Özdeşleşme meselesi, bilinçdışı söz konusu olduğunda önemli bir sürecin ve arkaik bir durumun parçasıdır. Bu bulaşma etkisinin altında yatan histerik özdeşleşmeyi açıklamaya hizmet eden paradigmatik sahneye kıskançlığın dahil olması tesadüf değildir: “Örneğin, bir yatılı okulda kızlardan birinin gizlice sevdiği birinden kıskançlığını uyaran bir mektup aldığını ve buna bir histeri nöbetiyle tepki verdiğini varsayın; sonra arkadaşlarından konuyu bilen bazıları da, bizim deyişimizle, zihinsel bir bulaşmayla nöbet geçirirler.”

Yatılı okul örneğinin “kendini aynı duruma koyabilme veya kendini aynı duruma sokma isteği” gibi “paylaşılan duygunun ancak özdeşleşmeden ortaya çıktığı” gerçeğini destekleyecek şekilde ileri sürülmesi söz konusudur. Ancak, çoğu zaman “özdeşleşmenin ta kendisi” dediğimiz örnek durumda olduğu gibi, tam da kıskançlığın neden olduğu, yani, uzaktaki bir sevgiliden mektup alındığında ortaya çıkan duygu olduğu açıktır. Ne için? Çünkü Freud’un da belirttiği gibi: “Düzenek kendini aynı konuma koyma olasılığı ya da arzusuna dayanan özdeşleşmedir. Öteki kızlar da gizli bir aşk olayına sahip olmayı arzu edeceklerdir ve bir suçluluk duygusunun etkisi altında aşkın içerdiği ıstırabı da kabul edeceklerdir.” Bir sevgiliye sahip olma arzusu ya da sevilme arzusu bir kıskançlığa neden oluyor. Bu kıskançlık ise bir özdeşleşmeye neden oluyor. Ama öyle bir özdeşleşme ki özdeşleşilen konumun tüm acısı ile birlikte bir özdeşleşme. Bunun yanı sıra kıskançlık ve suçluluk arasındaki temel bağlantının kaynak noktalarından birini de görüyoruz. Diğerlerinin kıskançlığını uyandıran ve histerik bir atakla tepki vermesine neden olan bu mektup, aşk ilişkisinin farkında olan arkadaşlarını, psişik enfeksiyon yoluyla yakalanmalarına neden olacaktır. Bu hala belirli arkadaş gruplarında olur. Biri evlenir ya da sevgili sahibi olur ve grup dinamiğinde belirli değişimler/olaylar meydana gelir. 

Bu örnek, buradaki fikri, “paylaşılan duygunun ancak özdeşleşmeyle ortaya çıktığı” olgusunu desteklemek için kullanmaktır. Yani tekrar edersek, “kendini aynı duruma koyabilmek ya da kendini aynı duruma koymak istemek“. Ancak, buradaki ilginç durum, yani “durumun kendisi” olduğu ortaya çıkan örneğin, tam olarak kıskançlık olduğu, olmayan bir sevgiliden mektup alındığında ortaya çıkan duygulanım olduğu söylenmelidir. Yani kişi ya da kişiler başlarına gelmemiş bir olayın acısını kıskançlık nedeni ile özdeşim yolu ile çekiyorlar. Freud’un (1908) vakası için not ettiği şu kısa sekansa bir bakalım: “Hastalarımdan birinin dikkatini düşlemlerine çektikten sonra bana bir keresinde kendini sokakta aniden gözyaşları içinde bulduğunu, gerçekten neye ağladığını hızla düşününce, şöyle bir düşleme ulaştığını anlatmıştı: İmgeleminde, kasabada iyi tanınan bir piyaniste sevgi dolu bir bağlılık geliştirmişti (kişisel olarak onunla tanışmıyor olsa da); ondan bir çocuğu olmuştu (aslında çocuğu yoktu) ve sonra piyanist çocuğuyla birlikte onu terk etmiş, onları yoksulluk içinde bırakmıştı. Aşkının tam bu noktasında gözyaşlarına boğulmuştu.” Freud’un Rüyaların Yorumu adlı eserini de düşünürsek, bu hikâyeye basitçe bir hayal kurma ya da gündüz düşünün bir ürünü diyemeyiz. Bu düşlemin sahibi kendisine roman ya da tiyatro karakteri gibi bir rol biçerek bir hikâyeye kendini kaptırmıştı. Şehirde iyi tanınan piyanist ile ilişki yaşamış, üstelik ondan bir çocuğu olmuştu ve tüm bunların sonucunda çocuğuyla birlikte yoksulluğa terk edilmişti. Hikâyesinin tam bu noktasında bu noktasında gözyaşları sel olup akmıştı. Kesinlikle bu hikâye için “hayal ettiğini” söylemek hafif kalır. Bu hikâyede bir özdeşim yoluyla kendisinin varlığını tanımlıyor; bir adam tarafından kandırılıp, terk edilen bir kadın. Bu senaryo ile bir ağın içine düşer gibi içine düştüğü bu dramın kahramanıydı. Bunu biraz daha ileri uçta ifade edersek, olmak istediği kadın. Ya da sahip olmak istediği adama sahip olan kadının yerine geçme arzusu. İronik şekilde içsel senaryo çoğu şeyin gerçekleşmesine izin vermiştir: romantizm, başarısız bir evlilik, aldatan bir eş, annelik, hayal kırıklığı ve terk edilme. Burada dikkat edilmesi gereken yer, özdeşleşmenin püf noktasıdır: aslında kendi bedeniyle olduğu kadar, özdeşleştiği fantazmın figürü olan öteki kadının bedeniyle de ağlar: piyanistin terk edilen sevgilisi. Freud’un “Bir Çocuk Dövülüyor” adlı makalesindeki geçişlilik özelliğini görüyoruz. Gerçekten terk edilen kim? Aldatılan kim?

Peki neden? Çünkü Freud’un örneği olan yatılı okuldaki diğer kızlar da “gizli bir aşk ilişkisi yaşamak isterler ve vicdan azabının etkisi altında, bununla birlikte gelen acıyı da kabul ederler“. Bütün bir kız grubu kıskançlık sancılarını böyle hissetmeye başlar. İçlerinden biri, hepsinin kıskançlığı haline gelir. Bu aynı zamanda kıskançlığın ‘yakalanabilen’ bir duygulanım olduğunu ve kıskançlık krizinin bir kandırmaca olmadığını gösterir. Freud’un belirttiği gibi: ”Belirti aracılığıyla özdeşleşme böylece iki benlik arasında bastırılmış olarak tutulması gereken bir örtüşme noktasının işareti haline gelir.” 

Kıskançlığın özdeşim meselesine baktığımızda, histerik konumu en iyi şekilde gösteren vakalardan birisi ise kocası kasap olan analizanın rüyasında ortaya çıkar. Rüya şu şekildedir: “Bir akşam yemeği daveti vermek istiyordum ama evde küçük bir tütsülenmiş som balığından başka hiçbir şey yoktu. Dışarı çıkıp bir şeyler satın almam gerektiğini düşündüm ama pazar akşamı olduğunu ve tüm dükkanların kapanmış olacağını anımsadım. Sonra bazı mezecilere telefon etmeye çalıştım ama telefon bozuktu; O zaman akşam yemeği daveti isteğimden vazgeçtim.” Freud, analizanın rüya hakkında çağrışımlarına dair bir belirsizlik sezmişti. Şöyle devam ediyor Freud: “O ana kadarki çağrışımları düşü yorumlamak için yeterli değildi. Biraz daha çağrışım yapması için onu zorladım. Bir direncin yenilmesine denk düşen kısa bir duraklamadan sonra bir gün önce bir hanım arkadaşını ziyarete gittiğini ve kocasının (hastamın kocasının) durmadan ona övgüler düzmesini kıskandığını itiraf etti. Neyse ki bu arkadaşı çok sıska ve inceydi, kocasıysa tombul tiplere hayrandı. Ona zayıf arkadaşıyla ne konuştuğunu sordum. “Doğal olarak” diye yanıtladı “o hanımın biraz şişmanlama isteğini.” Arkadaşı şunu sormuştu: “Ne zaman bizi yemeğe çağıracaksınız? Siz her zaman insanı çok iyi beslersiniz.” 

Analizanın ifadelerinden, kocası tarafından sevilen ve arzulanan bu eşin, kıskanmak için elle tutulur bir nedeni olmadığı izlenimi edinilebilir. Ancak, bu sevgi dolu ve sadık kocanın, sıska ve ince arkadaşına yönelik belirli bir hayran dolu bakışı, havyar rüyasının işaret ettiği bu talebi tetikler: “Bu nedenle, düşünü tartışmakta olduğum hasta, afişte onun yerini alıp bir belirti yaratarak – vazgeçilmiş bir istek – kendini onunla özdeşleştirmekle arkadaşına duyduğu kıskançlığı (ki doğal olarak kendisi de haksız olduğunu biliyordu) ifade ederken yalnızca histerik düşünce süreçlerini izliyordu. O halde süreç sözel olarak şöyle anlatılabilirdi: hastam düşte kendini arkadaşının yerine koymuştu çünkü arkadaşı hastamın kocasındaki yerini alıyordu ve çünkü hastam arkadaşının, kocasının (hastamın kocasının) gözündeki değerli yerini almak istiyordu.’’. 

Bu kocanın ciddi bir sadakatsizliği yoktur: eşi onu tamamen memnun etmektedir, ancak diğer kadına bir bakışı vardır ve rüyayı kışkırtan sıfırdan yaratılan kıskançlığı sembolize etmeye gelen bu bakış farklılığıdır. Kıskançlık böylece histerik kadında özdeşleşme yoluyla ortaya çıkar. “Öteki kadın”ın nerede yuvalanacağını, fallik bir işaret olarak bu ince dilimli “somon”un (rüyada hazırlanacak yemek için mevcut tek yemek) yanında görebiliriz. Her şeyin kocayla ilgili olduğu doğrudur, ama sonuçta iki kadın arasında söz konusu olan sadece kocadır. Kasabın karısında eksik olan bir şey vardır: Hayat ve arzu dolu, zengin, nüktedan bir kadındır ama diğer yanda ince ve zayıf haliyle erkeğin bakışlarını üzerine çeken bir öteki kadın vardır.

Freud şöyle soruyor: “Düşünüzdeki som balığı nerden çıktı dersiniz?”. Analizanın cevabı ise şu: “Oh” diye yanıtladı “tütsülenmiş som balığı arkadaşımın en sevdiği yemektir.” Ve Freud bu noktadan kıskançlığın tetiklediği özdeşleşme meselesini tartışmaya başlar. “Histerik özdeşleşmenin anlamı nedir? Bu, geniş bir açıklamayı gerektirir. Özdeşleşme histerik belirtilerin mekanizmasında hayli önemli bir etmendir. Hastaların, belirtilerinde yalnızca kendi yaşantılarını değil pek çok başka kişininkini de dışavurmalarına; deyim yerindeyse hastaların, bir yığın insan yerine acı çekmelerine ve bir oyunun tüm rollerini tek başlarına oynamalarına olanak verir.” Aslında burada dikkati çeken diğer nokta özdeşleşmenin imleyen boyutunda ve kısmi olması durumu. Histerik analizanın özdeşleştiği durum, sembolik düzeyde ve bir tekillik boyutundadır. Zira Freud ‘Özdeşleşme’ metninde şöyle der: ‘’ özdeşleşmenin yalnızca kısmi ve son derece kısıtlı bir özdeşleşme olması ve yalnızca nesnesi olan kişinin tek bir çizgisini ödünç alması bizim için çarpıcıdır.’’  O halde özdeşleşme ve kıskançlık meselesine biraz daha yakından bakabiliriz artık. 

Psikoseksüel örgütlenmenin odağı olan Ödipal an, kıskançlığın diyalektiği üzerinde büyük bir etkiye sahiptir ve daha az evvel belirttiğim gibi regresif şekilde ödipal duruma dönüşü işaret eder: O andan itibaren öznelerarası durumdan, kıskançlığın nesnesinin oluştuğu kökensel duruma herhangi bir regresyonu duyabiliriz; somon ve havyarda duyduğumuz gibi.  Herhangi bir öneme sahip her kıskanç konjonktür, en azından Ödip’in konumu yerindeyse, bu kökensel olayın yeniden canlanmasına işaret edecektir.

Freud’un kıskançlık ve Ödipal duruma dair yorumu aslında çok erken dönemlere dayanıyor. 1897 tarihli 71. Mektup’ta şöyle diyor: “Benim durumumda da anneye karşı sevgi ve babaya karşı kıskançlık duygusunu buldum… Daha sonra şöyle devam ediyor: Eğer öyleyse, Oedipus Rex’in kader varsayımına karşı aklın yükselttiği tüm itirazlara rağmen sürükleyici gücünü anlayabiliriz; ve daha sonraki ‘kader dramalarının’ neden bu kadar başarısız olmaya mahkum olduğunu anlayabiliriz.” Babalarımıza ya da annelerimize dair kıskançlığı unutmak, bu Ödipus’u çözmenin zorluğudur, ancak trajik sahneleme, çocuğun arzu düzenine girdiği bu unutulmaz kıskançlığı yeniden harekete geçirecektir. Bu Ödipal düzenin kalbinde olan duygulanımlardan en önemlisi kıskançlık gibi gözükür bize. Her bilinçdışı nesilde yeniden şekillenen kıskançlığı yeniden icat eden “küçük Ödipus”tur … Kıskançlık bir kehanete dönüşür: “Bana kimi kıskandığını söyle, sana kimi (neyi) arzuladığını söyleyeyim.” 

Bu meseleleri biraz daha açmaya çalışalım: Bir dürtü çatışmasının sonucu olarak, çocuk hem dürtü tatmininin yasaklayıcısı olan babayı hem de bu şekilde sembolize edilen kıskançlığı icat eder. Baba, küçük Ödipus’un kıskançlığı için önemli bir ‘tetikleyici’ unsur olur. Ancak bunu ilk kez ortaya koyan ve işaret eden annedir. Ödipal kıskançlığın ön habercisi annenin ortadan kaybolmalarıdır. Bunu örneklemek için Freud’un kendi torununda gözlemlediği oyun olan fort ve da’yı ele alabiliriz. Annenin geliş gidişlerin bu oyun sayesinde hem sembolize edilir hem de bir yandan sorgulanır. Freud’un dediği gibi: “O halde tüm oyun buydu – ortadan kaybolma ve geri gelme.’’  Ama şimdi, beklenti içinde olan çocuk, onun ulaşılmazlığı hakkında varsayımlarda bulunur. “Çocuğun büyük kültürel başarısıyla -karşı çıkmaksızın annesinin gidişine izin vermekle gerçekleştirdiği içgüdüsel vazgeçme (yani, içgüdüsel doyumdan vazgeçme)- ilgiliydi.” Oyunun amacı Freud’un da belirttiği üzere çocuğun libidinal olarak bağlı olduğu nesnenin gidiş gelişlerini, içsel bir sıkıntı halinden sembolleştirdiği bir oyuna döndürmektir. Çünkü Freud’un da belirttiği gibi çocuğun ne kadar “uslu” olduğu söylense de annenin gidiş gelişlerine kayıtsız kalması ya da önemsiz bir şey gibi duyumsaması mümkün değildir. 

Aslında Ödipal soruşturma şu şaşkınlıkla başlar: Anne küçük çocuğunun yanında değilken ne yapmaktadır? Yani tabii bu soruyu sordurmaya neden olan bir anne de olmalı bir yandan çünkü boğucu bir annelik yokluk sorusuna çok müsaade etmeye biliyor. Yani şu an konuşurken, en azından bu soruya neden olan ve arada yokluğunu da gösteren anneler üzerine konuşuyoruz. Peki konumuza dönersek anne bu ara dönemde ne yapıyor? (Bu soruları kıskanç kişiden de duyarsınız bu arada. Sürekli bu sorularla meşguldür. “Ne yapıyor, online mı?”, “Acaba bana yalan mı söyledi?”, “Bana arkadaşı ile gideceğini söyledi ama başkası ile mi buluştu?” “Benle konuşmuyor, kimle konuşuyor?”). Sorular yokluğu anlamlandırmaya doğru ilerliyor. Çeşitli meşguliyetlerinin ötesinde, özünde Ödipal şu sorular ortaya çıkmaktadır: Anneyi (ya da bakım vereni) kim meşgul ediyor, hayatındaki biri mi, baba mı (ya da baba yerine geçen sevgilisi mi)? Yani annenin zamanını çalan kişi kim? Baba ya da onun yerine geçen, annenin zamanının hırsızıdır. İşte bu yüzden yetişkin kıskanç, sevgilisinin meşguliyeti hakkında bu kadar acı bir kaygı duyacaktır: Her şeyi başlatan annenin yokluğuyla olan bu meşguliyettir. Sürekli olarak sevdiği partnerin işte, çalışırken, molalarda ve aralarda neler yapıyor olabileceğini hayal eder. Yani çocukluk kaygılarına dair iyi bir hafızası vardır. Kıskançlığa trajikomik yönünü veren de budur: Kıskanan kişi rakibinin kimliğini belirlemeye çalışır, ancak ‘açık sır’, rakibin gerçek adının baba ya da yerine geçen olduğudur. Aslında sorunun can alıcı noktası da burasıdır: Rakip, teorik olarak ne kadar acı verici olursa olsun, bir muammaya, annenin kendi arzusuna bir yanıt sağladığı için rahatlatıcıdır. Annenin yokluğunun ötesinde, onun belirlediği bir yokluk meselesi vardır. Açıklığa kavuşturulması gereken ve açıklığa kavuşturulacak olan budur: kıskançlık sancıları böylece başlar.

Dolayısıyla asıl sahnenin gizliliğinde, yani ebeveyn jouissance sahnesinde (ebeveyn cinsel birleşme ve/veya baştan çıkarma alanı olarak bir sahneden bahsediyoruz) oynanan şeyde kıskançlığın birincil sahnesi oynanır. Çocuğun, ailesinde “kendisinden bir şeyler saklandığı”, ailenin bir sırrı olduğu hissine kapıldığı bir gerçektir. Her kıskanç çocuk, kendisini dışlanmış hissettiği, ama aynı zamanda ve aynı şekilde, sanki kaderi tehlikedeymiş gibi bağlı hissettiği bir çiftin jouissance‘ının muammasıyla karşı karşıya bulur. Yani yatak odasının kapısında belirli sorularla baş başa kalır. Bu nedenle (ebeveyn) jouissance ve arzuyu birbirine bağlayan kökensel sahne, kaçınılmaz olarak monoton bir şekilde ona geri götüren ilkel kıskançlık sahnesi olarak işlev görür. Ve bu kıskanç kişi ile yas arasında bir ilişki kurulmasına neden olur. Kıskançlığın bu hem bedensel olarak duyumsanması hem de ıstırabı egoda kendini yoğun bir şekilde canlı hisseder. Dolayısıyla kıskançlık, özünde öznenin bedeninde bazı durumlara neden olur. Bu boyut kıskançlığın iki temel yönünü ortaya çıkarır: bilme arzusu ve eril ile dişil arasındaki ilişki. Bilme arzusu, meseleye dahil olmaya başlar. Kıskançlıkta bulduğumuz bu boyut, diğer kişinin bir sırrını ortaya çıkarmaya yönelik o çılgın ve fanatik arzudur. Kıskanç kişi pişmanlık duymayan bir araştırmacıdır, her zaman “bilmek ister”. Aradığı şey, az önce gördüğümüz gibi kökensel bir soruya neden olan ebeveynlerin yatak odasından türetilen “sırlar”dır. Aynı toprağın mahsulü olan bilme arzusu ve kıskançlık tutkusu, bu merak aracılığıyla kesişir. Bu da kıskançlık halinin dozunu arttırır. Bu ilginç merak yüzünden oluşan heyecan, keşiften ziyade bilme isteğinde yatar. Bu nedenle kıskançlığı duygusal bir drama indirgemek yanlış olacaktır: bu bir tür bilgi, bilme isteği çılgınlığıdır. 

Çocuk bu süreçte Ödipal bir durum ile ilgili olarak bir ağa yakalanmıştır. “Çocuk sadece babaya karşı ikircikli bir tutum ve anneye karşı şefkatli bir nesne seçimi sergilemekle kalmaz, aynı zamanda babaya karşı şefkatli bir kadınsı tutum ve anneye karşı kıskanç-düşmanca bir tutum sergiler” der Freud. Burada aslında önemli bir tezi buluyoruz. Yani kıskançlık mekanizması, burada klasik anlamını yitiriyor. Luis İzcovich şöyle diyor: ‘’Aslında Ödipus’un klasik anlamında da tanımı Freud’un ifade ettiği şey farklıdır. Cinsiyetlenme meselesi bir imleyen meselesidir. Bir başka deyişle, bir öznenin heteroseksüel olmasının sebeplerinin gizemli olduğunu öne süren Freud’dan beri, heteroseksüellik cinsel bir norm değildir. Meseleye bu açıdan yaklaşınca, cinsel olanı her zaman bir semptom olarak ele alırız, yani heteroseksüellik de homoseksüellik de semptomdur.’’ 

Başka bir deyişle, çocuk Ödipal bir ağa yakalanmıştır; bir rakip olarak babaya karşı saldırganlık ve ama bir anlamda da sevgi anlamına gelen babaya bağlılık. Artık şunu görebiliyoruz: küçük çocuk babasını olduğu kadar annesini de kıskanır. Freud bunu küçük “Kurt adam”ın duygularında fark etmiştir. Şöyle diyor Freud: “Kadınla (anneyle) özdeşleştiğinde, babaya bir çocuk sunmaya ve bunu daha önce yapmış olan ve tekrar yapabilecek olan anneyi kıskanmaya hazırdır“. Benzer şekilde, kız çocuğu annesine bir rakip olarak davranırsa, babasına da annesinin sevgisi için bir rakip olarak davranır. Bu düzeyde, temelini Ödipus kompleksinin “tam” biçiminde bulan “biseksüelliğin kaderi”nin kıskançlıktaki imasını anlıyoruz. Dolayısıyla kendimizi, Lacan’ın deyimiyle, babayı yalnızca bir rakip olarak konumlandıran “Ödipal kukla gösterisi” ile sınırlayamayız. Biseksüellik, betimlemeyi ‘karmaşıklaştırarak’, küçük Ödipus’un yalnızca baba-rakibini kıskanmadığını, aynı zamanda… babası tarafından sevildiği ölçüde annesini de kıskandığını ortaya koyar. Dolayısıyla, kıskançlık açısından, etkinin karmaşıklaşmasını buluyoruz: örnek olarak kıskanç erkekte, “sevilen kadın için duyulan acı ve erkek rakibe karşı duyulan nefretin yanı sıra, bilinçdışı sevilen erkek için tutulan yas ve rakip olarak kadına karşı duyulan nefret de onda pekiştirici bir şekilde etkindir.”

2. Obsesyonel Nevroz

Diğer yandan kıskançlık meselesi ile ilgili Freud, obsesyonel nevrozlara dayanan teorisine ve pratiğine ilhamla “erkeklerdeki belirli bir nesne seçimini” inceleyerek başka bir kıskançlık bileşenini tanımlar. Freud’un tarif ettiği erkekler için seçilen partnerler başka birine aittir; küçümsenmişlerdir ve tehlikedelerdir. Ancak düştükleri bu küçültücü durumdan idealize edilmeleri ve dolayısıyla kurtarılmaları gerekir. Partner ilginç bir şekilde ancak ve ancak bu şekilde arzu edilir hale gelir. Şimdi, kıskançlığın bu karışımda özel bir yeri vardır: “… bu türden aşıklar için bir zorunluluk olarak görünen kıskançlık ihtiyaçla bağlantılıdır. Tutkularının doruğa ulaşması ve kadının tam değer kazanması ancak kıskanabildikleri zaman söz konusudur ve bu en güçlü duyguları yaşamalarına izin veren bir fırsatı asla kaçırmazlar.” Başka bir deyişle, kıskançlık yaygın durumlarda olduğu gibi nesne seçimine eşlik eden şey değil, onu zorunlu olarak koşullandıran şeydir. Bazı nesnelere dair arzuyu körükleyen şey aşkın kendisi değil, kıskançlıktır. O yüzdendir ki belli ilişki durumlarında nesneye karşı kaybolan ilgi, ancak onu kaybetme ihtimalinde yeniden canlanır. 

Partner, kıskançlık olmadığında “sıkıcı bir nesne” olarak yer alırken, kaybolma riski olduğunda ya da rakip bir özne çıktığında, özneye mazoşizme kadar uzanan, kıskançlık çilesine neden olan değerli bir nesne statüsüne yükseltilir. Kıskançlık tetikleme gücüne sahip olan ve bu nedenle iki erkek arasında konumlandırılan kadın partner olarak seçilecektir. Kıskançlığın tetiklenmesi ya da kıskançlığın uyandırılması ifadesi önemli çünkü nesne seçimine eşlik eden kıskanç bir ilişki vardır. Bu tuhaf aşk tipi, “özel” ama nesne seçimi kıskançlığı besleyebildiği ölçüde karşı konulmaz hale gelir.

Ancak Freud’un belirttiği vakalarda ilginç bir ayrıntı var: kıskançlık esas olarak partnerinin kocasına ya da sevgilisine karşı değil, sevgilinin hayatında ortaya çıkan başka bir yabancıya karşı yöneltilir. Bu durum, bu nedenle paradoksal olarak bu diğer rakibin (yani kadının kocasının) affedilmesi anlamına gelir: kıskanç öznenin öfkesinin nesnesi yeni gelendir, yeni ortaya çıkandır, yani kadının kocasına dair değildir. Burada kıskançlığın boyutunu, “yeni gelene” duyulan içgüdüsel güvensizliği yani kardeşlik meselesini düşünmek gerekir. Tabii ki sadece “yeni gelen” derken kardeşlik meselesini düşünmüyoruz. Ama bu “yeni gelenin” kardeşlik boyutuna bir bakalım. Lacan bu tarz durumlarda kıskançlığın tetiklediği nefrete iki farklı biçim verir: kıskançlığa dayalı nefret ve aldatana, sözünü tutması gereken kişiye duyulan nefret. Bir kardeşin doğumu gibi olaylar normalde bize ayrılığın tamamlanmadığını ve çocuğun kardeşine duyduğu kıskançlık ve nefretin yeniden alevlendiğini hatırlatır. Yeni bir bebeğin aileye gelişinin büyük çocukta (abla ya da abi statüsüne çıkan çocuk) yarattığı psikolojik sarsıntının farkında olmayan aile üyesi ya da çevre gözlemciler hemen hemen yoktur. Herkes tarafından gözlemlenen bir durumdur. 

Aileler ellerinden geldiğince tepki vermeye, telafi etmeye çalışırlar. Yeni bebeğin gelişi ile en büyük çocuğa bir oyuncağın ya da değerli bir nesnenin verilmesi gibi.  Dolto’nun bu konu ile ilgili bahsettiği bir olgu var: Yeni doğan bebeğini emziren bir anne hem şaşkınlık hem de kıskançlık dolu bakışlarla olayı izleyen 4 yaşındaki oğlunu öteki memeyi emmesi için davet eder. Dolto, annenin yanıldığını söylüyordu, çünkü 4 yaşındaki çocuğun kıskançlığını yatıştırmak için ihtiyaç duyduğu şey artık meme değil, ağabeyiyle hiçbir şekilde rekabet edemeyen bir bebek karşısında ona büyük bir çocuk olarak sembolik bir yer vermesi gereken annenin sözleriydi. Çocuğun kendisini büyük bir çocuk (abla ya da ağabey) olarak tanıtacak bir sembolik koordinatlara ve sembolik özdeşleşmelere ihtiyacı vardı. F. Dolto, onu teşvik eden bu konuşmaya sembolik bir kastrasyon etkisi atfeder. Ona göre kastrasyon geri dönüşü olmayan, yasa bağlayıcılığı olan bir söz ve eylemdir. Gerçekte operasyonel bir etkiye sahiptirler ve bu etki kastrasyonun yapıldığı anda her zaman acı vericidir. Çocuk, olduğuna inandığı çocuk-kral/kraliçe, biricik, tek, her şeye gücü yeten çocuk, fallus çocuğu fantezisini kaybeder. 

4 yaşındaki büyük çocuk annenin düşündüğü gibi memeyi emmemiş, aksine dişleriyle yapmayı öğrendiği gibi memeye saldırmıştır. Şimdi bu kıskançlığın dönüşüm sürecini biraz daha açmayı deneyelim.

Başlangıç noktasında, annenin aşkının nesnesi olarak bir kardeşe yönelik özellikle yoğun bir çocukluk kıskançlığı vardır. Güçlü dürtüsel agresif hareketlerle birlikte bu kıskançlık, bu hareketler bastırıldığında dönüşür. “Kıskançlığın bu dönüşümü” bir her zaman özdeşleşmeyle çözülmez; ancak her zaman Öteki’nin, bu durumda annenin, aşkı adına yapılır; annenin kardeşi sevilebilir bir nesne olarak belirtmesiyle, bu nesne öznenin seçimine sunulur. “O senin kardeşin”, “artık abla/abi oldun, ona göre davran” ya da “o cici kardeş, sen abi/ablasın” gibi. Burada annenin sesinde, kıskançlık duyulan nesneye ve kıskançlık duyan özneye bir konum verilir. İlgi rakibe yoğunlaşır ama farklı anlamda. Artık anneye duyulan aşk söz konusu olduğunda mesele kendisinin olduğu kişiyi sevmek değil, bu aşkla yatırım yapılan ötekini sevmek söz konusudur. Yani ben artık biricik o çocuk değilim, o halde bana söylenen o kişi olarak kendimi sevebilirim. Her iki durumda da seçim narsistiktir, özne ya kendisinin olduğunu ya da olmak istediğini sever; her zaman annenin arzusunun imgesel nesnesi olan fallus korunmaya çalışılır. Bu arada Freud, bu meseleye dayanarak bazı adalet arayışlarını saf bir adalet arayışı olarak görmez. Altında yatan kıskançlığı vurgular. Çocukluk çağı kıskançlığının akıbetleri arasında en şaşırtıcı olanı, muhtemelen onun karşıtı bir duygu olan eşitlik ve adalet hissine dönüşmesidir. Şöyle diyor Freud: “Eğer bir kadının çocuğu ölmüşse ötekinin de canlı bir çocuğu olmamalıdır. Acılı anne bu istekle tanınır.” Freud’un bahsettiği hediye, para, çocuk ve bok haset ve nefret nesnesi olabilir. Doğal olarak bunları aktarım nesnesi olarak ya da özdeşim nesnesi olarak da görebiliyoruz. Kıskançlığın bastırılmaya çalışıldığı diğer yönlerden biri de yüceltim ve övgüdür. Ötekine dair haset ile baş etmek için özne, övgüye başvurabilir. Bu haset türü genel olarak bir gün ortaya çıkacağı günü bekler. Özne, Öteki’nin bir hatasında ya da fail pozisyona geçtiğinde, övgülerini eleştireye çevirir. Biriken haset dışarı çıkmak için kendisini arkasına saklayabileceği haklı nedeni bekler. 

Şimdi konumuza dönersek, bu “yeni gelen” meselesinin diğer tarafı ise, Freud’un Viyana Psikanaliz Derneği’nin bir oturumunda yaptığı ilginç bir klinik ima, yabancının bu rolüne dikkat çeker: “Üç yaşındaki bir çocuğun, tanımadığı bir ziyaretçiye, açıkça babaya yönelik olan kıskançlığı hissettirmesiyle ilgilidir; küçük çocuk anneye yoğun bir şekilde aşıktır. Bu türden bir ziyaret, bu ilişkiler için doğrudan bir tetikleme görevi görebilir.” Yakından bakarsanız, çocuk asıl rakibi, asıl meselenin yöneltildiği babaya karşı olan kıskançlığı bir yer değiştirme ile yeni gelen yabancıya kaydırıyor: aileye yabancı, istenmeyen bir “ziyaretçi”, en göze çarpan kıskançlığın hedefi, aynı zamanda “aile romansına” uygun olarak, ilk gelen kişi tarafından baştan çıkarıldığı ve onun yüzünden terk edildiğini varsayılan çocuğun anneyi suçlamayı mümkün kılıyor. Kıskanan kişi nesneyi de suçlar bir yandan da. Buna ek olarak, çocuk annenin bir görev bilinci ile “bekçi köpeği” ve “cesur koruması” haline gelir, istenmeyen misafirin eve girişini engeller, annenin yanına üçüncüyü yaklaştırmaz. Böylece babanın ‘davasıyla’ özdeşleşir. Küçük Ödipus kesinlikle kıskanç bir adamdır, ama sonunda babayla ortak bir noktada buluşur ve kıskançlık etkisini aile evindeki yabancıya kaydırır. Bu da babaya yönelik kıskançlıkla başa çıkmaya yönelik bir hamledir. Sanki baba ve oğul aynı kıskanç teyakkuzda birleşmiş gibidir. Kıskançlığı yüzünden çocuk bu nedenle ailenin koruyucusudur ve bu da onun sadakat biçimini oluşturur. Bu durumda obsesyonel kişinin bir mülkiyet içgüdüsünü görüyoruz. Bazı analizanlarınızdan duyarsınız: Aileme bir ev alacağım, onları orada yaşatacağım. Etrafını çevireceğim, hiçbir yabancı giremeyecek. Bu arzu, tabii genel olarak, başarısızlığa uğrar. Bu tür gündüz düşleri tıpkı rüyalar gibi içeriğini güncel olaylardan alabilir. Örnek olarak günümüzde deprem beklentisinin artması ile bu tür ‘korumacı’ gündüz düşleri de daha da arttı. Şu düşlemleri duymaya başladık seanslarda, “Sağlam bir bina ya da ev yaptırıp bütün aileyi orada koruyacağım”. Anal açgözlülüğü, yani Freud’un “Kurt Adam” örneğinde tanımladığı (anneyi ve ardından kız kardeşi kıskanarak para meselelerine yönelen) anal fiksasyonun karşılığı olan mülk edinme fantezisi vardır. “Kıskançlık”, anal sahiplenme ve “cömertlik” arasındaki bu karmaşık arada oynanır.  

Sonuç olarak, kıskançlık ve özdeşleşme konusu iki önemli mesele. Lakin bugün sizlere aktarmaya çalıştığım genel bir teori idi. “Bu, budur” gibi bir durum söz konusu değil. Biseksüelite meselesi ve kişinin öznellik meselesi tüm bu anlatılanların genel bir çerçeveye denk düşmesini engeller. Anlatılan genel teorinin içerisinde analizanın hikayesi ve onun öznelliği her daim daha önemlidir. Çünkü tüm bu kıskançlık hikayesinde bakmamız gereken kişinin özdeşim kurduğu kendi aile mitindeki imleyenlerdir. 

[1] Bu metin, Levin Psikoloji kliniğinde gerçekleştirilen sunuma aittir.

Yorum bırakın