Freud’un büyük eserleri arasında kısa sayılabilecek bir metin olan Başarı Karşısında Yıkılanlar, oldukça önemli bir yere sahiptir. Bu makale, başarıya veya mutluluğa dayanamayan insanların durumunu, basit bir olgu gibi sunulan bir konunun arkasında aslında çok güçlü ve yoğun bir dinamiğin çalıştığını göstererek okuyucuyu şaşkına uğratır. Nevrozun nedenselliğine ufak bir atıfla başlayan Freud, arzu, iyileşme ve başarma gibi son derece popüler meselelerin kökenlerine ilişkin çarpıcı açıklamalarda bulunur.
Şöyle söylüyor Freud: ‘’Kişi doktor olarak insanların bazen tam da derin köklere sahip ve uzun süredir üstün tutulan bir istek gerçekleştiğinde hastalandıklarını bulduğunda bu çok daha şaşırtıcı ve gerçekten sersemletici gelir. O zaman sanki söz konusu kişiler mutluluklarına dayanamıyorlarmış gibi görünür çünkü başarılarıyla hastalanmaları arasında nedensel bir ilişki olduğundan kuşku duyulamaz.’’
Freud, bu meseleyi daha da derinleştirmek için hem kendi gözlemlediği olgulardan hem de sanattan örnekler verir. Uzun zamandır beklenen bir mutluluğa kavuşmanın ardından hastalanan bir kadının hikayesini şu şekilde ifade eder: “Uzun yıllar birlikte yaşadıktan sonra adam, ailesini onunla barıştırmayı başardı ve ardından onu yasal eşi yapmaya hazırdı. Ancak, tam bu noktada kadın dağılmaya başladı. Hanımı olmak üzere olduğu evi ihmal etti; adamın, kendisini aileye dahil etmek isteyen akrabalarının kötü davrandığını düşündü. Anlamsız kıskançlığı nedeniyle adamın sanatsal çalışmalarını engelledi ve sevgilisine tüm toplumsal ilişkileri yasakladı. Sonunda ise kısa sürede iyileştirilemez bir zihinsel hastalığa yenik düştü.”
Bu tür durumlarda, sembolik geçişler önemli bir rol oynar. Annelik, babalık, eş olmak ya da iş yerinde terfi gibi sembolik durumlar, öznelerin kendi koordinatlarını bulmaları gereken noktalar yaratabilir. Ancak bu noktalar, aynı zamanda psikozun ve nevrozun sınırlarının bulanıklaştığı alanlardır. Kişinin sembolik olarak üstlenmesi ya da sorumluluk alması gereken bir pozisyona geldiğinde yaşadığı dağılma veya bu durumlara karşı verdiği tepkiler, öznenin yapısına dair yeterli bilgi sunmaz. Bu tür durumların özne üzerindeki işleyişi ve etkileri kişiden kişiye farklılık gösterir. Bu nedenle, bir başarı karşısındaki durumu evrensel bir nedene bağlamak mümkün değildir.
Örnek olarak, hayalini gerçekleştiren bir gencin intihar teşebbüsü, bu tür durumların daha derinlemesine incelenmesini gerektirir. İnsan, bu tür bir başarının ardından gelen boşluk hissiyle karşılaştığında şaşkınlık yaşayabilir; ancak bu durumu yalnızca arzu ve onun gerçekleşmesi karşısındaki depresyon ya da hayal kırıklığı olarak değerlendirmek yetersizdir. Çünkü bir idealin neye destek olduğu, neyi koruduğu ve neyle ilgili olduğu, özellikle özne düzeyinde büyük bir öneme sahiptir. Bir başarı, öznenin kendisini Öteki’nden uzaklaştırması gereken kastrasyon kompleksinin çıkmazlarını yeniden harekete geçirebilir. Freud’un ünlü vakalarından biri olan Schreber’in, Dresden Yüksek Mahkemesi’ne atandığı sırada psikotik bir hezeyan geçirdiğini hatırlamak bu bağlamda önemlidir. Ayrıca, şöhretlerinin zirvesindeyken insanların bazen kılık değiştirmiş şekilde (riskli davranışlar, uyuşturucu, alkol) intihar ederek ortadan kaybolmayı bir çözüm olarak bulduklarını da biliyoruz. Terfi aldıklarında ya da bu konumlarla bağlantılı bir işi bitirmeye yakın olduklarında, tam da bu konumlarını sarsacak ya da başarılarını engelleyecek edim hataları yapmaları da tesadüfi değildir. Freud bu durumu şöyle açıklar: “Başarının insanları hastalandırdığı bu istisnai olgularda iç engellenme kendi başına işlemiştir; aslında yalnızca bir dış engellenmenin, bir istek doyurulmasıyla yer değiştirmesinin ardından ortaya çıkmıştır. İlk bakışta bunda tuhaf bir şey vardır; ancak daha yakından incelendiğinde, düşlemde (fantazm) yer aldığı ve doyurulmaktan uzak göründüğü sürece bir isteği zararsız olarak görüp ona izin vermenin Ben için alışılmadık bir şey olmadığı anlaşılır. Öte yandan, doyurulmaya yaklaştığında ve bir gerçeklik haline gelme tehdidi taşıdığında, Ben kendisini böyle bir isteğe karşı ateşli bir biçimde savunur.”
Bu durumu daha net anlamak için, yapı kavramını (nevroz, psikoz ve sapkınlık) belirlemek gerekir. Lacan, psikoz ve nevroz arasındaki farklılıkları açıklamak için men etme terimini ortaya atar; nevroz bastırma yoluyla işlerken, psikoz men etme yoluyla işler. Bu ayrım, sapkınlığa özgü bir mekanizma olan üçüncü bir kategori, yani inkâr ile tamamlanır. Sırasıyla Freud’un Verdrängung (bastırma), Verwerfung (men etme) ve Verleugnung (inkâr) terimlerine tekabül eden bu üç kavram, nevroz, psikoz ve sapkınlığın ayrımını tanımlayan temel yapıyı oluşturur. Lacan’ın 1958’den sonra hiç değiştirmediği bir tezine göre, psikoz, Babanın Adı olarak adlandırılan temel sembolik unsurun men edilmesiyle belirlenir. Klinik sonuçları göstermek adına Lacan, ilk olarak dil bozukluklarını vurgular. 1956’da yaptığı çalışmalar, dil bozukluklarının fark edilmesinin psikozun yapısal teşhisinde bir gereklilik olduğunu ortaya koyar. Psikotik öznelerin dile yönelik tekil bir özgünlüğünün bulunması, uzun bir süredir fark edilmeyecek kadar yaygındı. Bu durum, klasik psikiyatristlerin gözünden kaçmamış bir olgudur.
Öte yandan, psikozun başlangıcı üzerine yapılan çalışmalar, Babanın Adı‘nı sembolik düzenin en önemli unsuru olarak kabul ettiğimizde, bizi doğrudan doğruya Babanın Adı‘nın men edilmesi hipotezine götürür. İmgesel bir çiftte üçüncü bir taraf olarak konumlandırılan bir Baba ile karşılaşma, sıklıkla bir altüst oluşa neden olur. Bu süreç, öznenin sembolize etmediği bir şeyi açığa çıkararak Baba göstereninin devreye girmesiyle birlikte diğer gösterenleri serbest bırakır ve özneyi bir bütün olarak yeniden düzenlenmeye zorlar.
Bununla birlikte, Schreber hakkında gün ışığına çıkan biyografik unsurların açıkça gösterdiği gibi, bu tür koşullar her zaman bozuklukları tetiklemez; başka ek koşulların varlığı gereklidir. Görünüşe göre, bu koşullar Öteki‘nin eksikliğiyle kötü bir karşılaşma ve öznenin, esasen imgesel özdeşleşmeler ya da telafiler aracılığıyla men etmenin boşluğunu örtmesine olanak tanıyan şeyin başarısızlığının bir kombinasyonundan oluşur.
Antonio Quinet, bu durumu şu şekilde ifade eder: “Psikozu tetiklenmemiş olan bu ‘prepsikotik’ hastalardaki gözlemlenebilir taklitçilik, ‘namevcut Ödipus’un imgesel telafisine’ denk gelir ve psikoz tetiklenene kadar çok uzun süre devam edebilir. Babanın Adı olarak erilliğin göstereninin namevcudiyeti, bazı vakalarda eril standartlara ait gibi görünen ve öyle kabul edilen ‘-mış gibi’ davranışlar tarafından telafi edilebilir.
Lacan, Helene Deutsch’ün “-mış gibi” ile “şizofreninin semptomatolojisinin anlamlı bir boyutunu” bulduğuna dikkati çeker. Bu boyut benzerin namevcudiyetine, konuşan varlıklar arasındaki ilişkiyi oluşturan dört söylemden birisi aracılığıyla toplumsal oyuna öznenin girmesine imkan tanıyan imgesel ile simgeselin birleşme yerine denk gelir. Benzer oraya gelmeyince, imgesel bir telafi yolu olarak şizofren -mış gibiyi kullanır.’’
Öte yandan, Freud’un yukarıda vurguladığı fantazm kavramı oldukça önemlidir; çünkü işin fantazm boyutuna geldiğinde özne konumlarında farklılıklar ortaya çıkar. Lacan, 10. seminer olan Kaygı seminerinde, öznenin bölünmesi kavramını geliştirir ve bunu, gösterenin düzenine yazılma ya da dilin alanına girme işlemi olarak tanımlar. Lacan’a göre bu işlem, varsayımsal bir dil-öncesi öznenin Öteki tarafından, yani dil aracılığıyla bölündüğü ve bu süreç sonucunda bölünmüş bir öznenin, gösterenin öznesi haline geldiği bir matematiksel bölünme olarak açıklanır. O andan itibaren dil, kişinin başkalarıyla, kendisiyle ve bedeniyle olan ilişkilerine aracılık eder. Lacan’a göre bu bölünme sürecinin bir kalanı, bir artığı vardır; Lacan buna nesne a adını verir. Lacan’a göre bu nesne, nevrotik özne için Öteki‘nde (dilde, kültürde, gelenekte) yer alır; ancak psikozda durum farklıdır. Psikozda, öznenin yapısında bir a nesnesinin çıkarımsızlığı bulunur.
Fazla sabit olan nesne, hiçbir eksikliği olmayan, deliksiz bir Öteki‘nin işareti, sonucu veya nedeni olarak görülür; bu, bir öznenin sorusunu orada oynadığı işleve dair şeye yer bırakmaz. Nevrozda, öznede eksik olan ve onun tam olmasını imkânsız kılan bu parça, yani bu nesne, öznenin arzusuna neden olan bir eksikliktir. Bu eksiklik, öznenin onu gerçekten elde edemeden durmaksızın arayışına yol açar. Bu bağlamda, öznenin fantazm düzeyinde, radikal olarak eksik olan bu parçasına katılmaya çalışmak için işlettiği bütün bir yapı mevcuttur. Bu yapı, zaman zaman özneye arzusunun nesnesine gerçekten ulaşabileceği yanılsamasını verir. Lacancı yazımda, bu yapı, özne ile küçük a nesnesi arasındaki ilişkiyi (ve aynı zamanda bu ilişkiyi belirleyen boşluğu) vurgulayan fantazm olarak ifade edilir: ($ <> a). Fantazmın, elbette ki önemli bir işlevi vardır.
J-A. Miller şöyle diyor: ‘’Öznenin haz almasına izin veren bir şey olarak fantazmın katı bir şekilde Freudcu bir fikir olduğunu gördük. Hal böyleyken, fantazmın jouissance’ı hazza dönüştüren bir makine gibi olduğu bana kesinlikle Lacancı bir hipotez gibi geliyor. Jouissance’ı ehlileştirmek için bir makine gibi diyebiliriz, çünkü kendi hareketi nedeniyle jouissance hazza değil, hoşnutsuzluğa yöneliktir. Bu, iki yıl önce burada verdiğim derslerin konularından biriydi. ‘Haz İlkesinin Ötesinde’ adlı kitapta bulunabilecek Freudyen bir araştırma çizgisi de vardır. Bu ilkenin ötesinde bir jouissance boyutu yatar ve fantazm, haz ilkesine tekabül eden boyutla eklemlenmesinin bir aracı olarak belirir. Freud’un bu metinde tanıttığı, öznenin bir duruma hakim olduğu ve oyundaki küçük bir aygıt aracılığıyla bundan zevk almayı öğrendiği ünlü Fort-Da oyununun işlevinde gözlemlenebilecek olan budur. Fort-Da bana göre sorumuz için örnek teşkil edecek bir değere sahip. Bu, fantazmın haz elde etmek için bir makine olarak nasıl çalıştığının bir simgesidir. Ayrıca, az önce bahsettiğim derste Freud, yetişkinler çocukken oynadıkları gibi oynamıyorlarsa, bunun nedeninin fantazmın onlardaki çocuk oyunu etkinliğinin yerini alması olduğunu söylüyor. Bu anlamda fantazm, oyununkine benzer bir işleve sahiptir, yani hem jouissance hem de kaygı durumundan haz verme işlevine bir geçişi temsil eder. Fort-Da için gerekli koşulun annenin yokluğu olduğunu hatırlayalım. Öteki bıraktığı için çocuk, oyunbaz entrikaları sayesinde zevk aldığı kaygı uyandıran bir duruma bırakılır. Bu yokluğu hatırlamak önemlidir, çünkü Öteki’ne duyulan arzuyu mevcut ve belirgin kılan, Öteki’nin yokluğudur. Lacan babasal metafor formülünü bu temelde oluşturur, çünkü orada Annenin Arzusu olarak görünen şey, annenin yokluğunun bıraktığı yeri alan bir şeydir. O orada olmadığında çocuk arzusunun ne olduğunu, neyi arzuladığını merak edebilir. Bu nedenle Fort-Da çocuğu, Öteki’ne duyulan arzu belirginleştiğinde bu entrikayı yaratır. Ancak bunun gösterdiği şey genelleştirilebilir: fantazm, Öteki’ne duyulan arzu açığa çıktığında devreye giren bir makinedir.’’
Burada öne çıkan durum fantazmın hem düzenleyeci hem de bir savunma işlevidir. Renata Salecl’ın özetlediği şekilde: ‘’arzu tatminsizlikle (nesnenin eksiliğiyle) bağlantılıdır daima, oysa jouissance özneyi nesneye yaklaştırır – çoğunlukla da can yakar. Arzunun eksiklikle bağlantılı olduğunu söylerken şu iki sonuca varmakta acele etmemeliyiz: Arzuyu tatmin edebilecek bir nesne asla yoktur; başarısızlıkta başarı, eriştiği şeyin asla istediği şey olmadığından yakınan arzu öznesine özgü stratejisidir. Arzunun paradoksal özelliği, bir nesneden diğerine giden ve asla tatmin olmayan bir çeşit doymak bilmez ağız olmayışıdır: Arzunun kendisi, ancak özne arzu nesnesiyle, yani Lacancı nesne a -eksikliğin başka bir adı- ile karşılaştığında harekete geçer. Ne var ki eksiklik, bir arzu nesnesiyle karşılaştığımızda değil de arzunun yerini jouissance aldığında var olmaya başlar – yani artık arzunun uçucu nesnesi olmayıp çoğunlukla acıyla birlikte belli bir keyif uyandıran, dolayısıyla özne için dehşet verici olan nesneye yaklaştığımızda.
Aşk ilişkilerinde bu, yoğun istek duyduğu bir partnerle nihayet başarılı bir cinsel karşılaşma yaşayan, ama bunun sonucunda bu deneyimden dehşete kapılan ve partnerini anında terk eden bir histerikte meydana gelebilir. Ne var ki mesele sadece öznenin arzusunun tatminsizliğini (yani erişilemeyen nesneye duyduğu özlemi) korumak istemesinden ziyade, jouissance nesnesine fazla yaklaşmakla bağlantılı olabilir. Lacan bu bağlamda şöyle bir yorum yapar: Orgazm, öznenin genelde gayet iyi tahammül ettiği bir kaygı halidir; ne var ki öznenin pekala kaçınmak istediği bir noktada olabilir.
O halde kaygının başarısızlıkla bağlantısı nedir? Ve özne niye ekseriye başarıyı deli gibi önlemeye çalışır? Kaygı çoğu zaman bir tatminsizlik hali olarak, öznenin hayatından memnun olmadığında hissettiği bir uyarım olarak algılanır; ama psikanalitik teori ışığında bakıldığında bu böyle olmayabilir, zira kaygı öncelikle bize jouissance’a yaklaşma olarak alırsak, kaygı da arzunun canlı kalmasını sağlayan, jouissance’a karşı koruyucu bir kalkan olarak algılanabilir.’’
Arzu, ancak bir eksikliğin işaretiyle ortaya çıkar ve temsil edilebilir. Her zaman ikirciklidir ve ensest bir unsur içerir. Eğer başarı, Öteki‘nin jouissance‘ında arzunun tatmin edilmesinin yakın bir zamanda gerçekleşeceğini vaat ediyorsa, bu durum tehdit edici olabilir. Bu nedenle, var olmayı sürdürmek için farklılaşma çalışmasını gerçekleştirmek gerekir. Bu süreç, Freud’un Ben idealinin bir örneği olarak tanımladığı şey ile ideal Ben arasındaki boşluğun kurulmasını içerir. İdeal Ben, imgesel düzeyde annesel fallus tarafında bulunurken, Ben İdeali sembolik boyutta, babasal işlevle ilişkilidir.
Freud’un Ben ve Altben başlıklı makalesindeki şu ifadeleri bu bağlamda önemlidir: “Normal, bilinçli bir suçluluk duygusunun (vicdan) bir yorumu hiçbir zorluk sunmaz; bu duygu, Ben ile Ben ideali arasındaki bir gerilime dayanır ve Ben’in eleştirel ajanı tarafından kınanmasının bir ifadesidir. Nevrotiklerde çok iyi bilinen aşağılık duyguları tahminen bundan çok uzak şeyler değildir. İki çok iyi bilinen hastalıkta suçluluk duygusu fazlasıyla güçlü biçimde bilinçlidir; bunlarda Ben ideali özel bir acımasızlık sergiler ve sıklıkla Ben’e dayanılmaz biçimde saldırır. Bu iki durumda, obsesyonel nevroz ve melankolide, Ben idealinin tutumu bu benzerliğin yanı sıra hiç de daha az önemli olmayan farklar sunar.”
Başarı, bir imgeselin gerçekliğe dönüşmesiyle, anneyi tamamlamaya yönelik borcun sembolik borçtan ayırt edilememesi durumunda, eksikliğin ortadan kalkması anlamına gelebilir. Freud’un belirttiği gibi, “Ruhçözümsel çalışma, normalde engellenme nedeniyle hastalık yaratacak yerde, başarı sonucu olarak hastalık yaratan bilinç güçlerinin, Ödipus karmaşasıyla, yani ana ya da babayla olan ilişkiyle -ya da belki bizdeki genel suçluluk duygusuyla- yakından ilgili olduğunu göstermektedir.”
Freud, Başarı Karşısında Yıkılanlar makalesinde vurguladığı bu durumu, yedi yıl sonra yeniden ele alarak şu ifadeleri kullanır: “Daha ileri gidilebilir ve suçluluk duygusunun büyük bir bölümünün normalde bilinçdışı kalması gerektiği, çünkü vicdanın kökeninin bilinçdışına ait olan Ödipus karmaşasıyla yakından ilişkili olduğu söylenebilir.”
Tekrar edecek olursak, burada nevroz ve psikozun yapılarının belirlenmesi kritik bir öneme sahiptir. Bu şekilde, histerik ya da obsesyonel yapıya sahip bir özne, önceki özdeşleşmesinden ayrılmayı ima eden bir ilerlemede, kayıp fikrini üstlenebilecek gücü bulabilir. Bu özne, bedeniyle tamamen bir kayba dahil olmadan, eksiklik, kastrasyon ve farklılıkla yüzleşme cesareti gösterebilir. Oysa psikozda ve melankolide, Lacan’ın nesne a olarak adlandırdığı şey oldukça belirsiz kalır; fantazm, nevrotik öznelerde olduğu gibi değildir ve passage à l’acte (eyleme geçiş) daha olasıdır. Buna karşın, nevrotikler için bilinçdışına yerleşmiş olan suçluluk, kararsızlık ve pişmanlık duyguları, onlarla yüzleşme cesareti gösterildiğinde ortaya çıkarılabilir. Bu cesaret, kişinin kendi arzusunun karanlık tarafını keşfetme riskini almasını gerektirir.
Bu konuyla ilgili önemli bir nokta, öznenin varlığına izin veren ya da vermeyen babasal işlevin yerine bağlıdır. Bu bağlamda, özne, kayıp fallus gibi ebeveynlerinin narsisistik başarısızlıklarını telafi etmek zorunda olan biri olarak değil, olduğu gibi sevilebildiği ölçüde kendine bir destek noktası bulabilir. Böyle bir durumda, Öteki‘nin başarısız jouissance‘ını sağlamak için özne göreve hazır olmayacaktır.
Baba, üçüncü bir taraf olarak hareket ederek öznenin varoluşunu mümkün kılar. Ancak annenin kastrasyonunun fantazmatik faili olarak algılandığı için baba, nefretin hedefi haline gelir. Bu bağlamda, annenin arzusunun neden babaya yöneldiği, anneyi neden çocuğun kendisinin tatmin etmediği ve neden eksik olduğu gibi sorular bir açıklamayı gerekli kılar. Sonuç olarak, babanın (ya da onu temsil eden başka bir olgu) tatmin edebilecek bir şeye sahip olan kişi olduğu varsayılır. Bu varsayım, babanın sahip olduğu düşünülen eksikliğin sembolü olan fallus aracılığıyla babayla özdeşleşmeyi ya da onun özelliklerinden biriyle özdeşleşmeyi beraberinde getirir.
Özetle, bir başarı veya bir idealin gerçekleşmesi karşısındaki durumu daha iyi kavrayabilmek için, bu durumun özne düzeyindeki sonuçları üzerinde durulması önemlidir. Genel bir teori altında, her öznenin kendi mitsel hikayesinin göz önünde bulundurulması gerekir. Çünkü her özne, belirli bir ideali gerçekleştirmek üzere teşvik edilmez. Bu nedenle, ön görüşmeler ve bir çalışmada öznenin konumunun doğru şekilde belirlenmesi kritik öneme sahiptir.
Schreber örneğinde gördüğümüz gibi, ideal bir konuma geçtiğinde öznenin dağılması gerçekleşebilir. Bir İdeal, yahut başarı bir bariyer işlevi üstlenebilir. Bu ne anlama geliyor? Lacancı bir perspektiften bakıldığında, psikotik özne, gösteren tarafından sınırlandırılmamış, dizginlenmemiş ve delokalize edilmiş jouissance‘ı tanımlama ve deşifre etme çabası içinde bulunur. Bu süreçte, sanrı, söylemin diyalektiğini yeniden ortaya koymamıza ve bir tür toplumsal bağı yeniden keşfetmemize olanak tanır. Sanrı, bu bağlamda, yeni anlamlar veya yeni İdeallerle öznenin parçalanmış dünyasını yeniden düzenlemeye çalışır. Psikotik öznenin yaşamında az ya da çok aniden ortaya çıkan, bazen tehdit edici ancak her zaman rahatsız edici olan bu esrarengiz olgular, sanrının yanıt verdiği durumlardır.
Bu esrarengiz Gerçek ile uğraşırken, sanrı, katlanılması imkansız bir şeye karşı savunma mekanizması olarak işlev görür. Sembolik men etmenin yarattığı boşluğu tıkayarak özne için bir ‘bariyer’ ya da yaşam boyunca bir ‘rehber’ statüsü kazanır. Sanki sembolik düzende bir delik varmış ve bu garip, parazit olgularda deşifre edilmesi gereken bir muamma mevcutmuş gibi, sanrı bu anlam arayışına katkı sağlar. Bazen ulaşılamaz gibi görünen bir İdeal, bir bariyer veya gerçeğe karşı bir savunma olarak işlev görür. Bu nedenle, bir İdeal’in, tıpkı bir semptom gibi, hangi bariyeri sağladığını anlamak büyük önem taşır.
Diğer taraftan Freud’un makalesinde vurguladığı Ödipal suçluluk, nevrotik özneler için belirli örnekler sunar: “Bilinçdışı bir suçluluk duygusu engeliyle mücadele, çözümlemeci için kolay değildir. Ona bilinçdışı bastırılmış köklerini açığa çıkarma ve böylece yavaş yavaş onu bilinçli bir suçluluk duygusu haline getirme şeklindeki ağır ilerleyen işlemden başka bir şey yapılamaz. Bu bilinçdışı suçluluk duygusu, ‘ödünç alınmış’ bir duygu olduğunda -bir zamanlar bir erotik yükün nesnesi olan bir başka kişiyle özdeşleşmenin ürünü olduğunda- onu etkilemek için özel bir fırsat vardır. Bu yolla benimsenen suçluluk duygusu sıklıkla vazgeçilmiş bir sevgi ilişkisinin kalan tek izidir ve bu şekilde tanınması kolay değildir. (Bu süreçle melankolide olup biten arasındaki benzerlik şaşmazdır.)”
Freud’un uyarısını ciddiye almak zorundayız. Bu bağlamda, melankolik özne ile nevrotik suçluluk arasındaki ilişki gerçekten karışıklığa neden olabilir. Her psikozun melankolik bir temeli vardır. Ancak öznenin savunması çöktüğünde, her zaman belirgin olmasa da, bazen sanrılarla telafi edilse de melankoli riski her zaman mevcuttur. Bu karışıklığı önlemek ve öznenin konumunu doğru şekilde anlamak için her özneyi dikkatle dinlemek büyük önem taşır.
Yorum bırakın