Tedavinin Başlangıcı Üzerine Kısa Notlar

Freud’un “Tedavinin Başlangıcı Üzerine” metni, her klinisyen için önemli noktalar barındırır. Aslında, başlangıç olarak öne sürdüğü durum elbette bir çalışma için kritik öneme sahip olan ön görüşmelerdir. Ön görüşmelerin kuşkusuz birden fazla önemi vardır. Ancak bu yazıda yalnızca belli başlı yönlerine değineceğim. Bunlardan ilki, elbette bir öznenin analize uygun olup olmadığı ve başvurduğu şikâyetin analitik bir semptoma dönüşüp dönüşmediğidir. Diğer yandan, hangi özne grubuyla çalışacağımızı bilmek de önemlidir. Çünkü nevrotik, psikotik ve sapkın özne gruplarıyla çalışmak; aktarımı, analitik yorumu, tekniği ve nihayetinde çalışma zamanının kullanımını etkiler.

Freud özne konumu meselesi ile ilgili şöyle diyor: ‘’ Tedaviye birkaç haftalık bir deneme periyodu ile başlamanın tanısal nedenleri de var. Histerik ya da obsesyonel semptomların eşlik ettiği, şiddetli bir seyir göstermeyen ve kısa süredir devam eden bir nevroz vakası görülüp tedaviye uygunluğu değerlendirilmek istendiğinde, bunun “dementia praecox”  (Bleuler’in terminolojisinde “şizofreni’; benim önerdiğim haliyle “parafreni”) olarak bilinen durumun bir ön aşaması olup olmadığının sıklıkla sorgulanması gerekir ve er ya da geç bu eğilimin açık bir resmi görülecektir. Ayrımı bu kadar kolay yapmanın her zaman mümkün olmadığını kabul ediyorum.’’

Çünkü öznenin konumuna dair bir hata, yürütülecek çalışmayı da olumsuz yönde etkileyecektir. Freud bu noktada şöyle devam eder: ‘’Hastanın histeri ya da obsesyonel nevrozdan değil de parafreniden muzdarip olması durumunda iyileşme vaadini yerine getiremez.’’

Bununla beraber, ön görüşmeler bir eylemin kesinliğine sahiptir; özne, bu sürecin öncesi ve sonrasında aynı değildir. Analistin eylemleri sayesinde ön görüşmeler bir dönüşüm işlevi kazanır: Bu süreç, talebin öznesini analitik özneye dönüştürür. Sonuç olarak, artık karşımızda aynı özne yoktur.

Lacan tarafından da ortaya konan dönüşümsel mantık, her yeni talebin ön görüşmelerden geçmesini gerektirir; böylece bir öncesi ve sonrasıyla bu eylem boyutu yeniden gerçekleştirilebilir. Bunun çeşitli sonuçları vardır. Bunlardan ilki, tıpkı bir eylemin de öncesi/sonrası olması gibi, ön görüşmelerin de öznenin öncesini ve sonrasını içermesi nedeniyle belirli bir protokole bağlı olmamasıdır. Çalışma, özneye ve onun sözlerine bağlı olarak şekillenir.

İkinci sonuç ise, bu önce/sonra boyutunun elde edilebilmesi için yorumlamaya ihtiyaç duyulmasıdır ki bu da aktarımın kurulmasını gerektirir. Önceki iki sonucu izleyen bir soru ortaya çıkar: Bir öznenin talep konumundan analizan konumuna geçmesini mümkün kılan şey nedir? Başka bir deyişle, talep öznesinin konumu ile analiz öznesinin konumu arasındaki özgül fark nedir?

Freud, “Tedavinin Başlangıcı Üzerine” adlı makalesinde bu tartışmalara verdiği önemi açıkça ortaya koyar. Satranç örneğine başvurarak, yalnızca oyunun başlangıcı ve sonunun belirli manevraları takip ettiğine dikkat çeker: ‘’Satranç oynamayı kitaplardan öğrenmeyi umut edenler hemen fark edeceklerdir ki oyunun yalnızca açılış ve bitişleri kapsamlı, sistematik bir sunuma imkan tanır ve açılıştan sonra gelen sonsuz çeşitlilikteki hamleler bu tarz bir tanımlamanın gücünü aşar. Açıklamalardaki bu boşluk, ancak ustaların birbirleriyle mücadele ettiği oyunların gayretle çalışılması ile doldurulabilir. Psikanalitik tedavi uygulaması için önerilebilecek kurallar da benzer sınırlamalara tabidir.’’

Freud’un vakalarını okuduğunuzda, onun bu sözlerinin haklılığını fark edersiniz; çünkü çalışmalarda ortaya çıkan şey çoğu zaman “tanımlanmaya meydan okur.” Analitik durumlarda analizin kendisi, analizanın söyleminin tekilliğine boyun eğer. Peki, o hâlde tedavinin başlangıcında hangi ilkeler geçerlidir? Freud, bu kuralları yalnızca birer “öneri” olarak, katı bir şekilde uyulmaları gerekmeden ortaya koyduğunu belirtir: “Faydası dokunacak olsa da bu kurallara ‘öneriler’ demeyi ve koşulsuz kabul edilmeleri iddiasında bulunmamayı düşünüyorum.” Lakin Jacques-Alain Miller’ın da dediği gibi: “Standartlar yoktur, ama ilkeler de yok değildir.

Dolayısıyla bu, bir karar anıdır. Bu karar elbette, analistin, şikayet eden/talep eden öznenin analizden geçemeyeceğini düşünmesi durumunda onunla çalışmayı tamamen bırakması anlamına gelmez; ancak yürütülecek olan şey artık psikanaliz olmayacaktır. Freud, psikoloji ile psikanaliz arasında açık bir ayrım yapar. Bu ayrımı, telkin ile psikanaliz arasındaki fark üzerinden kurar. Sadece aktarımın yoğunluğunun dirence karşı kullanıldığı prosedürler için geçerli olan bir ayrımdır bu. Burada “direnç”, enerjik bir model bağlamında, bastırma, bastırılma, yerinden edilme gibi bilinçdışı savunma mekanizmalarını destekleyen bir işleyişi ifade eder. Freud, bu konuda birtakım kesin yönergeler sunar: ‘’Psikanalist esas olarak hastanın konuşmasına izin verir, söyledikleri hakkında hikayesinin devamı için kesinlikle gerekli olandan daha fazla yorum yapmaz.’’ Bu temel bir ayrımdır. İmgesel yorumlar, analitik değildir. Öznenin hikayesine dikiş atar ve herhangi bir analitik etkiye alan bırakmaz.

Lakin analitik söylemin ortaya çıkışı, Freud’un “klinik sorgulama” adını verdiği süreçten geçer: ‘’Sıradan görüşmelerdeki en uzun tartışmalar ve sorgulamalar da dahil hiçbir şey, bu ön görüşme prosedürünün yerini tutmaz. Ancak ön görüşme deneyiminin kendisi de bir psikanalizin başlangıcıdır ve aynı kurallara uymak zorundadır.’’

Aynı kurallara uyulması analiz ile aynı yapıya sahip olsa da, tamamen aynı değildir. Bu meseleye daha derinden bakalım. Mesela sorgulama nedir? Bu terim, dedektiflik havasında bir soruşturmayı çağrıştırır: Ne zaman, nerede, nasıl, kiminle, vs… Yani her türlü yorumdan uzak, yalnızca olgusal sorular. Elbette bu işi gazeteci ya da anketör gibi analizanı sorulara boğarak yapmamak gerekir. Bu tür sorular, görünürdeki tarafsızlıkları sayesinde, bazen gösterenin kendini kendi başına sunduğu bir hikâyeyi kurmayı mümkün kılar. Özneye doğrudan yönelmezler; kendi içlerinde özneyi telkine sürükleyebilecek bir jouissance yükü taşımazlar. Aslında bu sorular, tam da bu nedenlerle, son derece psikanalitik niteliktedir: çünkü öznenin bir“şey(ler)i” söylemesini mümkün kılacak gösterenleri açığa çıkarmayı amaçlarlar. Bu gösterenler hem anlatıyı kurar hem de gösterenin kendi içinde taşıdığı jouissance ile ilişki kurar. Burada olgusal olanla gösteren ve “Şey” arasındaki ilişki, analistin öznenin konumuna dair bir fikir edinmesine olanak tanır. Bazen bu fikir kesin bir teşhis, bazen bir hipotez olur; ama her durumda bu ilk eylemin ufkunda şu soru belirir: Analize girilecek mi, girilmeyecek mi? Freud, tanının zorluğu, gerekliliği ve aynı zamanda yetersizliği üzerinde özellikle durmuştur. Bu nedenle tanı, bir dönüm noktasıdır: hem bir pusuladır hem de güvenilmezdir; gereklidir ama her zaman yeniden değerlendirilmelidir. Freud’un yukarıda aktarılan alıntısı tam da bu duruma işaret eder.

Ayrıca, klinik sorgulamayla ilişkili bu tür soruların, bir öznenin tüm analiz süreci boyunca çalışmayı başlatmanın belki de tek biçimi olabileceğini de eklemek gerekir. Bir bakıma, analize alınıp alınmaması meselesine rağmen, analizan adayının üzerinde bu sürecin etkisi hiç yok değildir. Çünkü ön görüşmelerdeki sorgulamalar ve serbest çağrışıma teşvik, özne açısından bir rahatlama, bir konumlanma ve bazı gösterenlerin istilacı jouissance’ının kısmi bir boşalmasını mümkün kılar. Semptomları kelimelere dökmek, geçmişini üstelenecek bir özne üretmeye yönelik ilk adımdır. Bu durum aynı zamanda sorumluluk ile ilgili meseleyi de açar. Hikayeniz hakkında konuşmak, sembolik bir sorumluluk da üretir; şikayet edilen ya da mağduru olunan bir konuda cevaplar vermenin, onun hakkında daha  fazla bir şeyler söylemenin sorumluluğu. Bu durum, özneyi kısmen de olsa ona artık acı veren, sabit, taşlaşmış, azalmış ya da fazla gelen jouissance’ın ağırlığından kısmen kurtarıp, biraz hareket etmesini sağlayabilir.  Tüm bu talebin işlenmesi  (yani talebin analiz edilmesi ve tersine çevrilmesi süreci)  yalnızca hitap edilmiş olunmasından doğan ve zaten orada bulunan bir aktarım zeminine dayanır. Analist, bu aktarımın sürecin başından itibaren iş başında olduğunu her zaman aklında tutmak zorundadır.

Freud, bunu iki aşamada dile getirmeyi önerir; bunlardan biri ilk seansta yer almalıdır:  “Hastanın tedaviye başladığı malzemenin ne olduğu genel olarak önemsizdir -yaşam öyküsü, hastalığının öyküsü veya çocukluk anıları olabilir. Ancak her durumda hasta konuşmaya bırakılmalı ve hangi noktadan başlayacağını seçmekte özgür olmalıdır. Bu nedenle ona şöyle söyleriz : ‘Yorum yapmadan önce sizin hakkınızda çok şey bilmeliyim, lütfen bana kendiniz hakkında bildiğiniz ne varsa anlatın’.

Günümüzde birçok kişi bize belirli bir şikâyetle gelir. Ancak bu şikâyet, hasta tarafından her zaman öznel bir boyuta yerleştirilmez; çoğu zaman psikanalisten beklenen şey, “ne yapılması gerektiği”ne dair bazı tavsiyeler ya da yönlendirmelerdir. Şikâyetle ilişkili bu talep, analitik bir talep değildir; çünkü psikanalistin efendi konumuna yerleştirilmesine neden olur. Bu da şikâyetin henüz bir gösteren düzeyine ulaşmadığı, yani başka bir göstereni bekleyen bir bilmeceye dönüşmediği anlamına gelir. Gösteren düzeyi ortaya çıktığında, ancak o zaman kurulabilir bir söylem oluşur. Şikâyet, analitik talepten farklı olarak bilinçdışına ya da “bildiği varsayılan özne”ye değil, herkes için hazır bilgi sunan “bilen özne”ye yönelir. Şikâyet, bir efendi söylemidir; şikâyetine dair bilgiyle kendi üzerine kapanır. Şikâyette çizginin altında kalan ise, bilinçdışının öznesidir. Freud’un bu ilk önerisi bize çift yönlü bir hareket gösterir: İlk olarak, “Yorum yapmadan önce sizin hakkınızda çok şey bilmeliyim” diyerek erken yorumu ve analizan adayına dair peşin yargıyı askıya alır. Ardından, “Kendiniz hakkında bildiğiniz…” diyerek bilgiyi hastanın tarafına yerleştirir. Böylece, bilinçdışına doğru ilk adım ve analitik aktarımın olasılığı açılmış olur.

Freud yalnızca serbest çağrışımı teşvik etmekle kalmaz; aynı zamanda, onun sıradan bir sohbetten nasıl ayrıştığını da göstererek dayanaklarını açıklar: “Başlamadan önce bir şey daha, bana söyledikleriniz günlük konuşmalardan farklı olmalıdır. Normalde, haklı olarak, düşüncelerinizle ilgili bağlantıyı devam ettirmeye çalışırsınız ve o noktadan çok fazla uzaklaşmamak için yan yollara götürebilen, davetsiz gelen düşünceleri dışlarsınız. Ama burada daha farklı ilerlemelisiniz. Çeşitli düşüncelerinizi ilişkilendirirken bir kenara atmak isteyeceğiniz belli eleştiriler ve itirazlar olduğunu fark edebilirsiniz. Kendinize bunun konuyla alakasız, oldukça önemsiz ya da saçma olduğunu, dolayısıyla anlatmaya gerek olmadığını söyleyebilirsiniz. Asla bu eleştirilere teslim olmamalısınız ve bunlara rağmen onları söylemelisiniz -gerçekten tam olarak söylemelisiniz çünkü bunu yapmakta bir isteksizlik duyabilirsiniz. Daha sonra bu kuralın nedenini anlayacaksınız, ki bu gerçekten de takip etmeniz gereken en önemli şey. Sonuç olarak aklınızdan geçen her şeyi söyleyin. Mesela, bir trende pencerenin yanında oturan ve vagondaki başka birine dışarıda gördüğü değişen manzaraları anlatan bir yolcu gibi davranın. Sonuç olarak, kesinlikle dürüst olacağınıza söz verdiğinizi asla unutmayın ve bunları konuşmanın size rahatsızlık vermesinden dolayı ya da bambaşka sebeplerle bu sözünüzden asla caymayın.‘’

Bu, mantıksal ve düşünsel bir süreci askıya almayı; hatta “Asla bu eleştirilere teslim olmamalısınız ve bunlara rağmen onları söylemelisiniz-gerçekten tam olarak söylemelisiniz” parazit düşünceleri de ifade etmeyi gerektirir: “Sonuç olarak, kesinlikle dürüst olacağınıza söz verdiğinizi asla unutmayın ve bunları konuşmanın size rahatsızlık vermesinden dolayı ya da bambaşka sebeplerle bu sözünüzden asla caymayın.” Freud burada çok önemli bir noktayı daha ekler: ‘’Daha sonra bu kuralın nedenini anlayacaksınız’’. Burada da Freud, açıklamayı ve neden böyle söylediğini askıya alır. Çünkü bilginin efendisi konumunu işgal etmez; “bildiği varsayılan özne” konumunun gerçekten de bir varsayım olarak kalmasına özen gösterir. Açıklamasını ve gerekçesini daha sonraya erteleyerek, söylenene bir bilmece boyutu kazandırır. Bu minvalde Lacan’ın yorum meselesine neden ‘’anlamı aşan’’ bir konum kazandırdığını da kavrayabiliriz. Bu noktada yönümüzü bulabilmek için gösteren düzeyine sahip olmanın önemini görürüz: Gösteren, bir şeyi ifade eder; ancak bu anlamın oluşabilmesi için ikinci bir gösterene ihtiyaç vardır. Freud, bu ikinci göstereni askıya alır ve ilkinin var olmasına alan tanır. Bu da uygulayıcının etik bir titizlik içinde davranmasını gerektirir. Sonuç olarak, analizan/analizan adayının tarafında bir bilme arzusunun desteklenmesi mümkün hâle gelir.

Freud, seansı önceden hazırlamaktan vazgeçmeyi ve hastaları, analizlerinin dışında konuşmamaya davet etmeyi de önerir: ‘’Hastalıkları belirli bir andan itibaren ortaya çıkan hastalar, genellikle tetikleyici nedene odaklanırlar. Nevrozları ile çocuklukları arasındaki bağlantıyı bilen diğerleri ise genellikle yaşam öykülerini anlatmakla başlarlar. Sistematik bir anlatı asla beklenmemeli ve bunu teşvik etmek için bir şey yapılmamalıdır. Hikayenin her detayı daha sonra yeni baştan anlatılacak ve yalnız bu tekrarlarla bile hastaya ait bilinmeyen önemli bağlantıları sağlayan ek materyaller ortaya çıkacaktır. Görünürde amacı tedaviye ayrılan zamanı daha iyi kullanmak olduğu için, ilk saatlerden itibaren ne konuşacaklarını dikkatlice hazırlayan hastalar vardır. Burada hevesle kendini gizleyen şey dirençtir. Bu tarz hazırlıklar tavsiye edilmemektedir çünkü bu sadece istenmeyen çağrışımların kırpılmasına neden olur.’’

Freud belirli direnç olgularından bahseder: ‘’Ne hakkında konuşacaklarını söylememize dair talepleri ilk andan son ana kadar karşılanmamalıdır. Burada ne olduğunu hatırımızda tutmalıyız. Nevrozu savunmak için güçlü bir direnç ortaya çıkar; o zaman ve orada bu mücadeleyi üstlenmeli ve onunla başa çıkmalıyız.’’

Bu öneriler, temel kuralın bozulmaması içindir. Analizanın kendi gündemi ile seanslara gelmesi ve başlangıcı onun yapması, Freud’un ‘’önerdiği’’ durumlar arasındadır. Ancak analizanın kendi bilinçdışına hiçbir boşluk bırakmamak üzere hazırlanıp geldiği tamamen dirence hizmet eden durumlar elbette vardır. Lacan’ın önerdiği değişken süreli seanslar bu ezberin bozulmasında önemli bir pay sahibidir.

Ayrıca Freud ilginç bir öneri daha sunar: ‘’Hasta kendi iyi niyetine gerçekten inansa da bu planlanmış hazırlık döneminde direnç rol alır ve en değerli malzemelerin konuşulmadan kaldığı görülür. Çok geçmeden, hastanın tedavide gerekenleri vermemek için başka şeyler icat ettiği açığa çıkar. Hasta her gün yakın bir arkadaşıyla tedavisi hakkında konuşabilir ve doktorun karşısında ortaya çıkması gereken düşüncelerini bu konuşmaya getirebilir. Nitekim tedavi, en değerli olanı geçiren bir sızıntıya sahip olur. Bu olduğunda, hastaya fazla gecikmeden, analizini kendisi ve doktoru arasında bir mesele olarak ele alması ve karşısındaki kişi ne kadar meraklı ya da kendisine ne kadar yakın olursa olsun onu sırdaşlıktan çıkarması gerektiği tavsiye edilmelidir.’’

Gerçekten de, kişi analizinden arkadaşlarına ya da ailesine söz ettiğinde, mutlaka bazı parazit düşünceleri ve anlatım sırasında ortaya çıkabilecek çağrışımları dışarıda bırakır. Bu malzemeyi dışlamak, aynı zamanda bilinçdışı oluşumları da dışlamak anlamına gelir. Örneğin, analizan kendi anlatısında ortaya çıkan bir parçayı, yakın çevresine “güvenli” bir biçimde yorumlatabilir. Bu da söz konusu içeriğin analitik olarak işlenmesini engeller.

Analist açısından bakarsak, psikanaliz akademik bilginin doğrudan bir uygulaması olmasa da, uygulama pratiği yön ve pusula edinmek açısından metinlerle çalışmayı gerektirir. Ama elbette analitik bir çalışma yazılmış teori ile sınırlı değildir. Örnek olarak analizan karşısında “ilgili bir hayırsever” konumundan kaçınmak gerekir; analizanın ‘’iyiliğini’’ düşünen analistin konumu analitik bir konum değildir. Analist, analizanın söyleminde kendi bilinçdışı süreçlerine yakalanmamalıdır. Kendi semptomunu, analizana ‘’yorum’’ olarak dayatmamalıdır. Analitik konum, en nihayetinde analistin kendi analizinin bir sonucudur.

Freud’un metnine devam edersek, ilginç bir ifade ile daha karşılaşırız: “(…) Yüz ifadelerimin hastaya yorumlayacağı malzemeler vermesini ya da bana söylediklerini etkilemesini istemiyorum.” Freud’un buluşunu biliyoruz: hastayı divana uzandırmak. Peki, bugün birçok analiz ya da görüşmenin yüz yüze gerçekleştiği durumda bu mesele ne hâlde? Bu soruya yanıt ararken, Freud’un analistten kaynaklanan telkin etkilerine gösterdiği özeni hatırlamak önemlidir. Lacan da, analizde talebe verilen her yanıtın  (ister hayal kırıklığı yaratan ister iyi gelen olsun) aktarımı yeniden telkine geri döndürme riski taşıdığı konusunda uyarır. Jacques-Alain Miller da buna ek olarak, analistin telkin aracılığıyla “baştan çıkarıcı bir bilen” konumuna düşmemesi gerektiğini özellikle vurgular.

Diğer yandan, Freud’un açıkça “önerdiği” ve örtük biçimde dile getirdiği “bırakın hasta konuşsun ve konusunu o seçsin” düsturu, Jacques-Alain Miller’ın da belirttiği gibi, söylenenlerde duyulacak bir şeyler olduğuna işaret eder: ” (…) analizan adayının okunacak ve yorumlanacak bir metin sunabileceğinden ve hatta onu farklı şekillerde okunabileceğinden emin olmalıyız“.

Freud’un, analizanın kendi öznel gösterenlerini kurarken bizlere verdiği başka uyarılar da vardır: Ahlakçılık yapılmaması, üçüncü bir tarafın temsilcisi gibi davranılmaması gibi. Bu tavsiyeler, Freud’un bir dipnotta belirttiği şu cümleyle daha da anlam kazanır: “Tek bir taviz verildiğinde, tüm çalışma başarısızlığa mahkûmdur.” Çünkü bu tür tavizler, analitik söylemin kurulmasını doğrudan engeller. Böyle konumlarda bocalayan bir klinisyen için, kendi analizine yeniden bakmak ya da hâlihazırda analizdeyse bu meseleleri çalışmak son derece önemlidir.

Freud’un, erken yorumlama ve aktarım konusundaki uyarıları, kendi metinlerinde açıkça hissedilir. Nitekim Freud şöyle der: ‘’Şimşek gibi hızlı teşhis koyan ve düzenledikleri “ekspres” tedaviler ile övünen analistlerin olduğunu duydum ama ben herkesi bu tür örneklere karşı uyarmalıyım. Bu tarz davranışlar, analistin kendisini ve işini itibarsızlaştıracak ve tahmininin doğru olup olmadığı ile ilgili şiddetli bir muhalefet uyandıracaktır; doğrusu tahmin ne kadar doğru olursa direnç de o kadar güçlü olacaktır. Bu durum, genellikle terapötik bir etki yaratmayacak ve hastanın analizden vazgeçmesi ile sonuçlanacaktır.’’

Analizanı ve onun söylediklerini ‘’hemen anlamanın’’ çalışma için derin zararları vardır. Hemen anlamak ve aceleci bir yorum, çalışmanın seyrini olumsuz etkiler. Lacan ‘Arzu ve Onun Yorumu’ başlıklı 6. Seminerinde bu durumu şöyle ifade ediyor:

‘’Anlattıklarımı bu kısmından bahsederken, bu gelişmenin vahşi, amatör bir psikanalist tarafından yorumlandığını not edelim: Polonius, Ophelia’nın babası. Hemen Hamlet’in melankolisinin nedenini bulur.(….) Aksi belirtilirse, Polonius Hamlet’in aşk hastası olduğuna inanır. Kişi her zaman olayların kolay ve dışsal bir yorumunu bulabilir; ve bir karakterin karikatürü olan Polonius bizim için bu kolay yaklaşımın hak ettiği ironik sonucu temsil etmek için var’’. Polonius, karşılıksız kalan aşkı nedeniyle Hamlet’in delirdiğine inanmış, genç prensin, kendisine yöneltilen sorular karşısında verdiği cevapları tecrübe süzgecinden geçirerek durumu anlamıştır.

 Lacan’ın uyarısı doğrudan Freud’a dayanır. Şöyle izah eder Freud: ‘’Analizin daha sonraki aşamalarında bile, bir hastaya bir semptomun çözümünü ya da bir isteğin tercümesini, ta ki o bu çözümü kendi başına ele geçirmeye sadece bir adım uzak oluncaya kadar, söylememeye dikkat etmek gerekir.’’

Analizanlar genellikle cevaplar talep eder. Elbette bu talebin içinde, aktarımın ilk biçimi zaten mevcuttur. Ancak analist, cevaplara sahip olan kişi konumundan fedakârlık ederek çalışmanın başka bir boyutunu açabilir. Bu noktada Freud’un telkine karşı duyduğu güvensizlik yeniden gündeme gelir. Aktarım ile telkin, yorum ile eylem, sergilenen bilgi ile varsayılan bilgi arasında net bir ayrım yapmak gerekir. Bu ayrım gereklidir; çünkü analistin, kendi analizinde savunma mekanizmalarını mesafeye koymuş ve açıklığa kavuşturmuş olması, böylece yalnızca söyleneni değil, dinlemenin ötesinde olanı da “işitebilmesini” zorunlu kılar.

Freud’un, hastanın analistin yüzünden bir tepki okuyamaması gerektiğini belirttikten sonra söylediği cümle şudur: “Yine de ben, aktarımın hastanın çağrışımları ile karışmasını önlemek, aktarımı izole etmek ve bunun bir direnç olarak ilerlemesine izin vermemek için bu prosedürde ısrar ediyorum.” Dolayısıyla, Freud’un konumu karşı-aktarımın analizine yönelmekten çok, aktarımı arıtmak ve onu yorumun bir dönüm noktasına dönüştürebilmek üzerinedir. Aktarımın analizi, “semptomlara neden olan materyallere hızla ulaşacak bir yol” bulmayı mümkün kılar. Bu da analistin, aktarımı etkileyecek her türlü telkin etkisinden kaçınmak için kendi konumunu sürekli olarak gözden geçirmesini gerektirir. Freud’a göre, rüya bilinçdışına giden kral yoludur; aktarım ise öznenin savunma mekanizmalarına ve dirençlerine ulaşmanın kral yoludur: ‘’Bununla birlikte hasta, eğitimlerden sadece aktarım tarafından teşvik edildiği sürece faydalanır; bu nedenle güçlü bir aktarım oluşmadan yorum yapmamak gerekir. Ve ancak bundan sonra hastanın yapılan her yoruma sıkı tutunacağını ekleyebiliriz. Her vakada, peş peşe ortaya çıkan aktarım dirençleri sayesinde aktarımın verdiği rahatsızlık ortadan kalkana kadar beklemeliyiz.’’

Jacques-Alain Miller, bu konumu tek bir cümlede özetler: “Analiz, aktarım ile başlar.” Dikkatle okunması gereken bir cümledir bu. Çünkü aktarım her zaman oradadır; ancak aktarım, analitik olarak kurulmadığı sürece, analizden söz edilemez. Bu minvalde yapılan yorumun sonuçları Polonius olur.

Analistin, ön görüşmeler sırasında biriktirdiği ve tedaviye yön verme ile karar alma olanağı sağlayan malzeme, analizanın bilgisiyle karıştırılmamalıdır. Freud, bilgiyi her zaman analizanın tarafında bırakmak ve onu çok erken bir aşamada somutlaştırmaya çalışmamak gerektiğini savunur. Hatta öyle ki, Freud şu noktaya kadar gider: “Henüz tanıştığınız ve analitik varsayımları bilmeyen birine açıklamalarda bulunmak için ne denli bir kibir ve düşüncesizlik derecesine ulaşmış olmak gerekir…” Ve Lacan, “Tedavinin Yönü” adlı metninde şöyle der:“Bir analist, (…) yorumun imalı erdeminin konuşlandırılması gereken terk edilmiş varlık ufkunu yeniden bulabilmek için kendine nasıl bir sessizlik dayatmalıdır?”

Aslında Lacan’ın “Tedavinin Yönü”nde sorduğu soru, Freud’un gözlemlerinin ve ilkelerinin doğrudan bir sonucudur. Freud, deneyimle, tekrar yoluyla, yer değiştirme mekanizmalarıyla ve özellikle de çok erken gelen bir açıklamanın dirençleri artırdığını gözlemleyerek bunu fark eder. Bu nedenle, açıklamaya değil, artık eylemin zamansallığına inanmak gerekir.

Tekrar edersek, başlangıçta analiste gelen özne, şikâyetiyle doludur ve bütündür. Şikâyet, zaten öznel bölünme olasılığını kapatan bir S2 olarak işlev görür. O hâlde analistin eylemi — mümkünse — şikâyetin içinde, öznenin tamamlanmamışlığını ve bilinçdışının boyutunu açığa çıkaran gösteren düzeyini ortaya koymaktır. Bu önce ve sonra, aktarımda ve analitik eylemde ifade bulur.

Bu nedenle, ön görüşmelerden söz ettiğimizde, Freud’un güncelliği yakıcı bir biçimde ortaya çıkar ve onun öğretisi geçerliliğini hâlâ yitirmemiştir.

Yorum bırakın