Verwerfung, Ayna Evresi ve Bedenin Kuruluşu: Freud ve Lacan’la Şizofreniye Bir Bakış

Histerik bedensel semptomlarla şizofrenide görülen dağılmış beden deneyimi, önemli farklar barındırsa da klinikte zaman zaman birbirine karışabilmektedir. Psikotik fenomene özgü “men etme” mekanizması ile histeride devrede olan ‘’bastırma’’ mekanizmasının bedende yarattığı etkiler elbette farklıdır. Bedenin bu farklı yapısal konumlanışı, Freud’un daha ilk çalışmalarında dikkatini çekmiştir. Nitekim 1893 tarihli “Organik ve Histerik Motor Felçlerin Karşılaştırmalı İncelemesi İçin Bazı Hususlar” adlı eserinde şu ifadeyi kullanır:
“Anatominin, histerik felçlerin ayırt edici özelliklerini açıklaması imkânsızdır.”

Yani Freud’un tespit ettiği üzere, artık mesele organik değildir. Burada, dilin bedene nüfuz etmesinden söz edilir. Her şeyden önce, beden dile girdikten sonra bir yapıya tekabül eder. Ancak bedenin her zaman söyleme direnen bir tarafı vardır. Bastırılan kelime, bedende vücut bulur; bedensel semptomlar böyle oluşur. Beden dile dahil olduğunda, artık dilin bir parçasına dönüşür. Freud, devamında şöyle der: “Psikolojik açıdan düşünüldüğünde, kolun felç kalışı, kolun kavranışının, öznenin bedeninin önemli bir kısmını biçimlendiren ve benliğini oluşturan diğer fikirlerle hiçbir çağrışıma girememe gerçeğinden ibarettir.”

Peki böyle bir durum olmadığında ne olur? Bu meseleye daha yakından bakmak için ayna evresine dönmek gerekir. Zira Lacan’ın 2. Seminer’de kullandığı ifade önemlidir: “Paranoya ne demek? Şizofreni ne demek? Şizofreninin aksine, paranoya her zaman için Ben’in imgesel yabancılaşmasıyla ilişkilidir.”

Lacan, en başından itibaren ayna evresini, benliğin ilk birliğini bir imge — öznenin kendi bedeninin imgesi — üzerinde kuran bir kimlik işlevi olarak tanımlar. Bu imgeden hareketle, simgesel Öteki’nin aynasında bir yansıma imgesi oluşur. Bu evre, henüz öznenin ortaya çıkmadığı; görünenin ve görsel alanın öncelik taşıdığı bir evredir. Freud ise, benliğin henüz oluşmadığı bu düzlemde otoerotizmle bağlantılı bir birincil narsisizm varsayar. Çünkü Freud’a göre libidonun ilk yönelimi özneye, daha doğrusu benliğe dönüktür. Ancak Lacan, benliğin var olabilmesi için birliğin gerekli olduğunu, bu birliğin de yalnızca ayna evresiyle — yani bedenin bir bütün olarak kavranmasıyla — kurulabileceğini savunur. Lacan, ters çevrilmiş vazo şemasıyla yansıma imgesinin libidinal yatırımıyla ilişkili mantığı açıklar. Bu yatırım, gerçek bir imgeden — yani öznenin kendi bedeninin imgesi olan i(a)’dan — hareketle kurulur; i(a), Lacan’ın optik düzeninde, ters çevrilmiş vazonun bulunduğu kutunun üzerine yerleştirilmiş çiçek buketi etrafında şekillenir. Vazo, öznenin kendi bedenini temsil eder.

İçbükey aynadaki yansıma sayesinde, bu görünmeyen vazo bir imge haline gelir ve çiçekleri sararak i(a) imgesini üretir. Benlik libidosu da işte bu i(a) üzerinden cisimleşir; libido, öznenin bedenine yönelik bir yatırım olarak burada kristalleşir. Bu düzeneğin karşısında yer alan düz ayna, yani Autre (Öteki), simgesel Öteki’nin alanını temsil eder. Autre (Öteki) sayesinde, i(a)’nın simgesel düzlemdeki yansıması olan i’(a) — narsistik yansıma imgesi — oluşur. Böylece özne yalnızca kendi bedenine değil, aynı zamanda Öteki’nin bakışına göre yapılandırılmış bir benlik imgesine de sahip olur.

Lacan, Öteki’ne özdeşlikten türeyen bu i(a) imgesini şöyle tanımlar:

 “Bizzat kendisi olarak ayna imgesi; özel bir tını, özel bir vurgu, bir büyüleme gücü ve Freud’un açıkça narsisistik yatırım olarak tanımladığı libidinal düzlemde ona özgü bir yatırım taşıyan imge.”

 Bu türden hassas koordinatlara sahip ideal ego’nun, “gerçeklik” olarak adlandırılan şey üzerindeki etkisini anlamak hiç de zor değildir. Klinik düzeyde, Öteki ile olan yansıtıcı ilişkinin çeşitli patolojik yansımaları gözlemlenebilir.

Eğer Öteki, kendisine bakanların imgesini yansıtan bir ayna gibiyse, bu sonsuz yansıma alışverişinden kaçınmanın bir yolu, kendini gerçek imgenin görünürlük alanının dışında tanımlamaktır: i(a). Bu ikinci özdeşim olanağı — Lacan’ın bu kez ben ideali (idéal du moi) olarak adlandırdığı, tekil iz özdeşimi — öznenin Öteki’yle kurduğu imgesel özdeşliğin ötesine geçmesini ve libidinal yatırımını dışsal amaçlara yönlendirmesini mümkün kılar. Freud, bunu ‘’Özdeşleşme’’ başlığı adını taşıyan çalışmada belirtir: ‘’özdeşleşmenin yalnızca kısmi ve son derece kısıtlı bir özdeşleşme olması ve yalnızca nesnesi olan kişinin tek bir çizgisini ödünç alması bizim için çarpıcıdır.’’ Bu açıdan bakıldığında, ideal ben Öteki’yle kurulan imgesel yansılama yoluyla özneye bir beden kazandırırken, ben ideali konuşan Öteki’yle kurulan simgesel bir özdeşlik üzerinden tanınan amaçlara yönelir. Bu amaçların başarısı ya da başarısızlığı, ideal beni ya destekler ya da sarsar.

Bu bağlamda, öznenin kendi bedeninden yansıma imgesine ve oradan bir nesneye doğru aktarılan libidoda bir jouissance kaybı yaşanır. İşte bu kayıp, jouissance’ın metaforlaştırılması için zorunludur. Başka bir deyişle, özne ancak jouissance’ın kaybı sayesinde onu temsil edebilir, aktarabilir ve anlamlandırabilir.

Bu olmadığında, fallikleştirilmiş imge değil, i(a), fakat maddi bir kütle olarak, a olarak beden var olur;  beden fallikleştirilmediğinde dağılır.

Bu konuyu biraz açalım. En bilinen haliyle psikozda işleyen mekanizma men etmedir. Baba-nın-Adı’nın men edilmesi, baba metaforunun başarısızlığına, başka bir deyişle, Lacan’ın fallik anlamlandırma olarak adlandırdığı gösterilen etkinin üretilmemesine işaret eder. Temel fenomenlerin patlak vermesinden, tetiklenmesinden bağımsız olarak, Baba-nın-Adı’nın — yani psikozun — men edilmesi söz konusu olabilir. Başka bir deyişle, psikotik yapının kökeninde halüsinasyonlar, sanrılar veya dil bozuklukları yoktur; bu ikinci koşul şarta bağlıdır.

Lacan’a göre beden ancak dilin “yaşayan organizma üzerine diş geçirdiği” takdirde beden olabilir. Ortak söylemin anladığı anlamda beden, ancak dil aracılığıyla varlığını sürdürebilen bir varlığa verilebilir. Başka bir deyişle, ilk beden, onu dönüştürüp bir beden haline getirmek için organizmaya, canlı varlığa dahil edilmesi gereken sembolik bedendir. Yani bir bedene sahip olmadan önce, öznenin dili kabul etmesi, Öteki’ne rıza göstermesi gerekir. Eğer bu Öteki, özneyi söylemi aracılığıyla destekliyorsa — ayna evresinde gördüğümüz budur — o zaman beden inşasının bir olasılığı ortaya çıkar.

Ancak eğer dil, simgesel olan, canlı olanı “ısırmayı” başaramazsa, yani yapımdaki öznenin canlı olandan bir parçasını kesemezse, özne bedenini yaşamakta ve onun hakkında düşünmekte büyük zorluk çeker. Jouissance  bastırılmamış ama men edilmiş olanın geri dönüşü olarak deneyimlenir. Bunu şöyle ifade edebiliriz: eğer özne bedenini düşünemezse, onu giydirmek ve sarmak için sürekli çabalamak zorunda kalacaktır. Çünkü bu jouissance psikotikte, o andan itibaren bağlantısız, özgür ve kuralsız şekilde görünür; düzenleyici bir ilkeye ihtiyaç duyar.

Psikotik özneler bedenlerini nasıl tutacaklarını, bu bedenin kendilerine ait olup olmadığını, gerçekten orada olup olmadığını, hayali olup olmadığını, sıvılaşıp sıvılaşmayacağını, buharlaşıp buharlaşmayacağını ya da parçalanıp parçalanmayacağını sorgulayabilirler.

J.-A. Miller, Lacan’ın son öğretisinde gerçek olanın, ne simgesel ne de imgesel olan tarafından tahakküm altına alınmasına izin vermediğini hatırlatır. Ve tam da psikozda beden, gerçek olarak, gösterenin kendisine hükmetmesine izin vermez. Psikozdaki beden imgesi — ya da imgesel beden — tutunamaz ya da tutunmakta zorluk çeker; örneğin “bedenin parçalanmış imgesi”, “imgesel parçalanma” gibi. Miller, çok çarpıcı bir klinik ayrım yapar: “Paranoya egoya aittir, şizofreni ise parçalanmış bedene.”

Dolayısıyla, öznenin kendi bedeninden, yansıma imgesine ve oradan nesneye doğru aktarılan libidoda bir jouissance kaybı söz konusudur ve bu kayıp, jouissance’ın metaforlaştırılması için gereklidir. İşte bu, histerik konversiyon semptomu düzeyinde gerçekleşir. Histeri Üzerine Çalışmalar‘da Freud, Cécilie örneğini ele alır; bu semptomun, kocasından görmüş olduğu bir hakaretin yarattığı jouissance’ın bir metaforu olduğunu saptar. Kocası ona, tam yüzüne inmiş bir darbe gibi algıladığı incitici bir söz söylemiştir:

‘’Frau Cuacilie M.yi gözlemlemem bana bu türden bir simgeleştirmeler koleksiyonu edinme olanağı vermiştir. Olağan olarak organik biçimde belirlenmiş sayılabilecek bir dizi fiziksel duyumsama onun durumunda ruhsal kökenliydi ya da en azından ruhsal bir anlam kazanmıştı. Bir dizi garip deneyimlerine kalp bölgesinde bıçak gibi batan bir ağrı eşlik ediyordu (anlamı “o benim kalbimi deliyor”). Histeride ortaya çıkan kafasına çiviler çakılıyor gibi ağrı onun durumunda herhangi bir kuşkuya yer olmaksızın düşünmeye ilişkin bir sancı olarak açıklanmalıydı. (“Aklıma bir şey geldi.”) Bu tür ağrılar söz konusu sorunlar açıklanır açıklanmaz her zaman geçiyordu. Bir hakaretten sonra boğazda histerik bir “aura” duyumsanmasına paralel giden düşünce “Bunu yutmak zorunda kalacağım ” idi. Birbiriyle paralel giden bir sürü duyumsaması ve düşüncesi vardı. Bazen duyumsama onu açıklayan fikri çağırırdı bazen de fikir simgeleştirme yoluyla duyumsamayı yaratırdı ve sıklıkla iki öğeden hangisinin birincil olduğunun açık bir soru olarak kalması gerekirdi.

Başka hiçbir hastada simgeleştirmenin bu denli yaygın olarak kullanıldığına rastlamadım. Frau Cacilie M.nin oldukça olağandışı yetenekleri özellikle sanatsal yetenekleri olan bir kadın olduğu doğru ve onun hayli gelişmiş biçim duygusu büyük bir mükemmellik sergileyen bazı şiirlerde ortaya çıkmaktadır. Ancak benim görüşüme göre bir histerik duygusal tonu olan bir fikre simgeleştirme yoluyla bedensel bir anlatım yarattığında bu insanın düşleyebileceğinden çok daha az kişisel ya da istençli etmenlere bağlıdır. Bir sözel anlatımı sözcük olarak aldığında ve bazı aşağılayıcı sözleri gerçek bir olay olarak aldığında “kalbinde bir delinme” ya da “suratında bir tokat” duyumsadığı zaman histerik, sözcüklere özgürlük kazandırmıyor basitçe sözel anlatıma haklılığını veren duyumları bir kez daha canlandınyordur. Bir kişi aşağılanmaya gerçekten bu deyimle tanımlanabilecek bir kalp bölgesi duyusu eşlik etmedikçe ve bu duyumsamayla özdeşleştirilebilir olmadıkça onun “kalbinde bir delinme” yaratılarak aşağılanmış olduğundan nasıl söz edebiliriz? Hiçbir karşılık verilmemiş bir saldırıdan söz ederken kullandığımız “bir şeyleri yutma” mecazına, konuşmaktan kaçındığımız ve kendimizi saldırıya tepki vermekten alıkoyduğumuz zaman gerçekten yutakta oluşan sinirsel duyumsamalardan daha uygun ne olabilirdi? Tüm bu duyumsamalar ve sinir şebekeleri Darwin’in bize öğrettiği gibi başlangıçta bir anlamı olan ve bir amaca hizmet eden eylemlerden ibaret olan “Duyguların Dışavurumu”nun alanına girer. Bunlar şimdi büyük ölçüde o denli zayıflamış olabilir ki onların sözcüklerle anlatımı bize yalnızca mecazi bir anlatım gibi gelebilir oysa her olasılıkta tanımlama bir zamanlar sözcük olarak kast edilmiş olsa gerek ve histeri sözcüklerin başlangıçtaki anlamını olağandışı güçlü sinir şebekelerini dile getirerek canlandırmakta haklıdır. Aslında histerinin bu duyumsamaları simgeleştirmeyle yarattığını söylemek yanlıştır. Histeri lenguistik kullanımı model olarak almamakta, hem histeri hem de lenguistik kullanım malzemesini aynı kaynaktan sağlamaktadır.’’

Buna karşılık, şizofrenide bedeni işaretleyen bu jouissance artık metaforlaştırılamaz hale gelir — yani demetaforizasyon gerçekleşir. Freud, 1915 tarihli “Bilinçdışı” makalesinde Victor Tausk’un şizofren hastası Emma A.  üzerinden buna bir örnek verir. Tausk şöyle ifade diyor: ‘’Şimdi, daha sonra belirteceğim gibi, varsaydığım gelişimsel süreci doğrulamada kendine ait bir önemi olan tekil bir somatik paranoya örneğinden bahsedeceğim. Aynı örnek, Freud tarafından başka bir ilişkide zaten alıntılanmıştır. Bayan Emma A., sevgilisinden görülmemiş bir şekilde etkilendiğini hissetti; gözlerinin artık düzgün bir şekilde yüzünde bulunmadığını ve pozisyonlarının tamamen tersine döndüğünü ileri sürdü. Bunu, sevgilisinin gözlerini çeviren şeytani, aldatıcı bir kişi olduğu gerçeğine atfetti. Kilisede bir gün aniden, sanki yerinden kaldırıyormuş gibi bir itme hissetti, bunun sebebi sevgilisinin kılık değiştirmiş ve onu çoktan mahvetmiş olup kendisi kadar kötü yapmış olmasıydı. Bu hasta sadece zulüm gördüğünü ve etkilendiğini hissetmedi; onunki, zulmedici ile özdeşleşmeden etkilenme vakasaydı. Freud ve benim tarafımdan savunulan, nesne seçiminde özdeşleşme mekanizmasının projeksiyon yoluyla kateksisten (duygu yatırımı) önce geldiği yönündeki görüşü dikkate alırsak Bayan Emma A.’nın vakasını, projeksiyondan önce gelen referans sanrısının gelişimindeki aşamasını temsil ediyor olarak kabul edebiliriz (yani, dış dünyada uzak bir zalimin üzerine).’’

Emma, sevgilisinden etkilendiğini söyler ve onu yalancı, ikiyüzlü, “göz çarpıtıcısı” olarak tanımlar: ‘’Tausk’un bir hastası olan, sevgilisiyle bir kavganın ardından kliniğe getirilen bir kız gözlerinin doğru durmadığından, çarpık olduğundan yakınıyordu. Bunu tutarlı bir dille sevgilisine karşı bir dizi suçlama ileri sürerek açıkladı. “Artık onu hiç anlayamıyor, her defasında farklı görünüyordu; iki yüzlü biri, göz çarpıtıcısıydı, gözlerini çarpıtmıştı: artık çarpık gözlüydü; bunlar artık kendi gözleri değildi; artık dünyayı farklı gözlerle görecekti.”

Aslında Almanca olarak tanımlanan “Göz çarpıtıcısı” ifadesi, birine kur yapmak, başını döndürmek, onu baştan çıkarmak anlamına gelir. Ancak bu ifade, Emma için hiç de mecaz değildir. Emma, sevgilisinin gerçekten onun gözlerini döndürdüğünü, artık o gözlerin kendisine ait olmadığını ve dünyayı başka gözlerle — sevgilisinin gözleriyle — gördüğünü iddia eder. Gözleri gerçekten “yamulmuş” durumdadır. Bu, metaforik bir konversiyon semptomu değil; Freud’un “organ dili” dediği şeye örnektir: gözlerin yana kaydığına dair bedenin içsel bir hissiyle birlikte gelir. Freud şöyle der:
“Bu örnekte, hastanın bedensel bir organla (göz) ilişkisinin [düşüncelerinin] tüm içeriğini sunmayı üzerine aldığı noktasını vurgulama konusunda Tausk’a katılıyorum. Burada şizofrenik ifade, hastalık hastası bir özellik sergiler: ‘organ dili’ haline gelmiştir.”

Emma kendini edilgen, makinaya bağlanmış, kendi bedeninin gerçeğinde dönüştürülmüş hisseder. Freud, şizofrenin kelimeleri nesne gibi ele aldığını söyler. Şizofren, simgeseli Gerçek (reel) gibi işler.

Miller şöyle diyor: ‘’Burada şizofreni hastasını nasıl tanımlayacağız? Şimdilik, Lacan’ı izleyerek, onu herhangi bir söyleme, herhangi bir toplumsal bağa yakalanmayarak kendini belirleyen özne olarak tanımlamayı öneriyorum. Şunu da eklemek isterim ki, şizofren olmadığımız zaman hepimizin yaptığı gibi, kendini sembolik olan aracılığıyla gerçek olandan korumayan tek özne budur. Şizofren kendini gerçek olandan dil yoluyla korumaz, çünkü onun için sembolik olan gerçektir.’’

1955’te, 2. Seminer’de, şizofreniyi paranoyadan ayıran göndermesine tekrar bakalım: Paranoya, şizofreniden farklı olarak, “her zaman egonun imgesel yabancılaşmasıyla ilgilidir”. Burada paranoyağın gerçekten de ayna evresinden geçtiğini, egonun oluştuğunu, narsisizmin oluştuğunu, şizofrenin ise ayna evresinden geçmediğini, oto-erotizm evresinde kaldığını görebiliriz: Narsisizmin, oluşturulmuş bir egonun, birleştirici bir ilkenin yokluğu, speküler görüntünün bozulması, dissosiyatif fenomenlerin varlığı, bedenin, fikirlerin ve düşüncenin parçalanması vb.

Burada, histeriyle benzer düzlemde olan mesele yalnızca bedensel düzlemde değildir; dil düzeyinde de bozulmalar görülür. Bu nedenle, klinik pratikte ayrım noktalarından biri de dil düzeyindeki bozulmalar ve dil bozukluklarıyla ilişkilidir.

Ertesi yıl, 1955-56’da, Psikozlar Üzerine 3. Seminer’de Lacan, daha ilk oturumda bize, “Freud’un, bir yanda paranoya, diğer yanda ise şizofreni alanına tam olarak karşılık gelen parafreni olarak adlandırmak istediği her şey arasında […] bir ayrım çizgisi çizdiğini” söyler. “Şizofrenik parçalanma olarak adlandırılan şeyin yapısı — belki de sebepsiz değildir — söylemin her seviyesinde görülebilir […]” der. Yani parçalanma sadece beden düzeyinde değil, söylem düzeyinde de kendisini gösterir. Bu “şizofrenik parçalanma” daha sonra paranoyayla karşılaştırılarak psikotik bozukluk terimiyle tekrar anılacaktır: “Şizofrenler arasında kesinlikle psikotik olan bozukluk, prensipte paranoyaktan çok daha ileri gider” ve bu durum özellikle öznenin dille, gösterenlerle, kelimelerle olan ilişkilerinde ifade edilir.

Bu meseleye yakından bakalım. Lacan, babalık işlevine girişin özne için “metaforik bir deneyim” olduğunu düşünür. Bunu ortaya koymak için Jakobson’un yaptığı analize dayanır; metaforu, onu yenilemekten kaçınmadan ve süreci formülleştirmeye çalışarak ele alır. 5. Seminer’de (Bilinçdışının Oluşumları (1957-58)), Lacan çeşitli yazarların şizofreni üzerine çalışmalarından bahseder. Burada “anlamlandırmanın kendisini kuran bir şeyin eksikliğini”, “yasaya otorite verdiği varsayılan şeyin […], yasa metnini yetkilendiren şeyin”, başka bir deyişle Baba-nın-Adı göstereninin — yani simgesel babanın (“yasaya destek veren, yasayı ilan eden gösteren” olarak Baba-nın-Adı) — eksikliğini vurgular. Baba metaforu, aynı zamanda Baba-nın-Adı göstereni, “annenin yokluğunun ilk sembolize edilen yer”in yerini alır. Bu, Oedipus kompleksinin metaforik bir sürece indirgenmesi ilkesine dayanan bir formalizasyondur. Baba ve anne burada yalnızca anlam taşıyıcılar olarak yer alırlar.

Bu işlemin sonucu: Baba-nın-Adı kayıt altına alınır; böylece anne yasaklanır, Öteki’nin yerini alır ve unutulur; fallus ise özneye anlam olarak verilir. Artık özne, annesinin kaprislerinin mutlak gücüne maruz kalmaz, annenin arzusu tarafından ortaya çıkan çeşitli özel anlamlara tabi değildir; dilin normlaştırıcı işlevine sahip olan fallik anlamlandırmaya yönelebilir. Bu da özneyi, sosyal bağlar kuran söylemlere dahil olmaya uygun hale getirir.

Lacan şöyle der: “‘Yasa’ ile burada, yani gösteren düzeyinde, yasanın metninde düzgün bir şekilde eklemleneni kastediyorum. Konuşmanın özgünlüğünü sürdürmek için orada bir kişi olması gerektiğini söylemek, yasanın metnini yetkilendiren bir şey olduğunu söylemekle aynı şey değildir. Etkili bir şekilde, yasa metnini yetkilendiren şeyin gösteren düzeyinde olması yeterlidir. Buna Baba-nın-Adı diyorum, yani simgesel baba. Bu, gösterenler düzeyinde var olan ve Öteki’de yasanın merkezi olarak Öteki’yi temsil eden bir terimdir. Bu, yasaya destek veren, yasayı yürürlüğe koyan gösterendir.”

İlerleyen satırlarda Lacan bunun temeline gider: “Son iki yıldır size psikoz hakkında öğrettiğim her şeyin özü neydi? Ben buna Verwerfung diyorum. Size bunun Verdrängung’dan farklı olduğunu — yani, bildiğiniz ya da bilmediğiniz, anlamlandırma zincirinin gözler önüne serilmeye devam ettiği ve Öteki’nde örgütlenmeye devam ettiği durumdan farklı olduğunu — hissettirmeye çalıştım. Bu aslında Freud’un keşfi. (…) Verwerfung, söylediğim gibi, sadece sizin için erişilemez olan şey değildir; yani, Öteki’nde bastırılmış ve gösterenler olarak var olan şey değildir. Bu Verdrängung’dur ve bu anlamlandırma zinciridir.”

Görüldüğü gibi, yazımın başında belirttiğim üzere, Freud’un nevrotik ve psikotik vakalarındaki beden deneyimlerine dair yaptığı ayrımı Lacan kökensel bir düzeyde yeniden yapılandırmaktadır.

Devam edersek, Baba-nın-Adının men edilmesiyle anlamlandırma eklemlenemez ve her düzeyde bir dağılma ortaya çıkar: “Bu, Baba-nın-Adı’dır ve gördüğünüz gibi Öteki’de önemli bir gösterendir. Psikozda meydana geleni ortaya koymaya çalıştım: özne Baba-nın-Adı olan gösterenin eksikliğini telafi etmek zorunda kalır. Psikozda üretilen zincir reaksiyonu veya kargaşa dediğim her şey bu nokta etrafında düzenlenir.”

Lacan’ın Psikozların Tedavisine Olanak Oluşturabilecek Birkaç Öncü Soru Üzerine adlı metninde yer alan tablo durumu iyi özetlemektedir: “Bu diğer uçurum, simgesel düzlemde babasal metafora yapılan beyhude çağrının imgeselde yarattığı basit etkinin sonucu olarak mı oluştu? Yoksa çözümlemek için ayna evresinin ölümcül yarığına indirgemek istediği fallusun silinmesiyle dolaylı yoldan mı meydana geldiğini düşünmeliyiz? Bu çözümün açıklanabilmesi için, bu evre ile Annenin — ilksel olması bakımından — simgeselleştirilmesi arasındaki, bu sefer genetik olan bağı mutlaka anmak gerekir.”

Lacan, dil alanında gerçekleşen bir ikame sürecini belirtmek için sanrısal metafor kavramını ortaya atar; sanrının gösterenleri, daha önce yalnızca P(aternal)₀’nun — simgeselde bir deliğin olduğu yerde — yerlerini alır ve imgeselde çeşitli biçimlerde yansıtılarak ortaya çıkar. Bu dönemde, paternal bir ilkeye yapılan çağrı oldukça düzenli bir şekilde görülür ve bu ilkenin cisimleşmeleri — güç, yasa ve ilahi figürler tercih edilse de — büyük çeşitlilik gösterir. Aslında, psikotik için çok önemli olan, sözde Öteki’nin bütünlüğünü sağlayabilecek bir temel arayışıdır.

Baba-nın-Adı’nın men edilmiş olması, dizginlenmemiş jouissance’ı etkiler. Gerçek olan, P₀ sırasında ortaya çıkan imgesel delik, jouissance’ın delokalizasyonuyla ilişkili hale gelir. Dünyanın düzenine yönelik ilk rahatsızlık, sınırlarının ihlal edilmesi sonucu ortaya çıkan bir jouissance taşmasından kaynaklanır. Bu durum, çeşitli tezahürlerin ortaya çıkmasına yol açar; bunların başlıcaları işitsel halüsinasyonlar, hipokondriyak bozukluklar, sezgisel veya yorumlayıcı fenomenler, tutkulu varsayımlar ve benzerleridir. Jouissance’a yapılan atıflar çoğu zaman çok açıktır. Babasal metaforun başarısızlığı, fallusun da başarısızlığıdır.

Bu konunun daha ince detaylandırmasını, kelimelerin temsili (Wortvorstellung) ve şeylerin temsili (Sachvorstellung) ile ilgili Freudyen referansı, Lacan iki yıl sonra Psikanalizin Etiği Semineri’nde ele almıştır. Etik Semineri’nde şöyle der: “Bu, Freud’un Bilinçdışı başlıklı makalesindeki bir pasajla ilgiliydi; burada, şeylerin temsili olan Sachvorstellung, her durumda sözcüklerin temsiline (Wortvorstellung) karşıt olarak ele alınır. Söz konusu pasaj, Sachvorstellung’ı bilinçdışına, Wortvorstellung’ı ise bilinçöncesine ait olarak ayırdığı için bu vurguma karşıymış gibi görünür. Ancak burada durup kalanlara — muhtemelen çoğunuzun burada dile getirdiğim yorumları Freud’un metinlerinde doğrudan doğrulamak gibi bir zahmete girişmediğinizi varsayıyorum — şunu rica ediyorum: Lütfen önce Die Verdrängung (Bastırma) başlıklı makaleyi, ardından da onun devamı olan Bilinçdışı makalesini, söz konusu pasajın geçtiği yere varmadan önce art arda okuyun.”

Lacan’ın burada işaret etmek istediği nokta, Freud’un “şizofrenik tutumun”, “şizofrenik dünya olarak adlandırılabilecek şeyde kelime benzerliklerinin olağanüstü yaygınlığı” ile karakterize edildiğini ve “şizofrenin özel konumunun bizi […] temsil sorunuyla yüz yüze getirdiğini” vurgulamasıdır.

Lacan şöyle devam eder:“Az önce tartıştığım her şey bana yalnızca tek bir yöne işaret ediyormuş gibi geliyor: Verdrängung (bastırma), başka hiçbir şey değil, sadece gösterenler üzerinde işler. Bastırmanın temel durumu, öznenin gösterenle kurduğu ilişki etrafında örgütlenir. Freud’un da vurguladığı gibi, ancak bu bakış açısından hareketle — tam anlamıyla, analitik bir anlamda; hatta ben buna işlevsel (operatif) anlam derim — bilinçdışı ve bilinçten söz etmek mümkündür. Freud, özellikle şizofrenin kendine özgü durumunun — diğer herhangi bir nevroz biçimine kıyasla çok daha açık bir biçimde — bizi temsiliyet (representation) sorununun tam karşısına yerleştirdiğinin farkındadır. Belki bu metne daha sonra yeniden dönme fırsatım olur. Ama şunu not etmenizi isterim ki, Freud’un Wortvorstellung ile Sachvorstellung’ı karşı karşıya koyarak sunduğu çözüm önerisinde bir sorun, bir çıkmaz bulunmaktadır; nitekim Freud da bu çıkmazı kendisi vurgular ve bu durum o dönemdeki dilbilimin mevcut düzeyiyle açıklanabilir.”

Burada Freud’a göre rüyalarda, “kelimelere yapılan yatırımlar ile nesnelere yapılan yatırımlar arasında serbest bir hareket olduğu” hatırlanmalıdır. Bu dolaşımın kesilmesi ise şizofreninin karakteristik özelliğidir.

Şimdiye kadar Lacan’ın şizofreni üzerine incelemelerinin özü, bir yandan ayna evresinin önemini — ve şizofrenideki başarısızlığını (ya da Freud’a uygun olarak, libidonun otoerotizmde sabitlenmesini), dolayısıyla bir beden oluşturmamış bir organizmanın dikkate alınmasını — içerir; diğer yandan da kelimenin temsili ile şeyin temsili arasındaki bağın kopukluğunu, yani özneyi dille ilişkisinde anlamsız, metaforsuz bırakan şizofrenik dilin “bozukluklarını” (ya da özelliklerini) gündeme getirir.

1972’de L’Étourdit’te Lacan tekrar “şizofreni”den bahseder. Bölünmüş nevrotik özne, özneden önce var olan simgeselin bedeni olarak, dilin içinde yaşar: “Onun bedeni için bir organ yapan şey budur.” Öte yandan şizofreni, “herhangi bir yerleşik söylemin yardımı olmadan ele geçirilmeyi” ifade eder. Bu çıkmaza yakalanmıştır; yani her bir organına bir işlev veremez, çünkü bu organlar simgesel bedenin dışındadır. Lacan burada, beden ve dil birbiriyle bağlantılı olmadığı sürece “sözde” şizofrenin karşılaştığı iki temel sorun olan dil ve beden sorununu dile getirir. Özne gerçekten de dilin içindedir ama “söylemin dışındadır”.

Buradan — ve klinik de bunu doğrular — şizofrenin toplumsal bağın dışında olduğu, kendisini hiçbir yerleşik söylemle destekleyemediği ve hatta bu söylemleri, gerçekliğin, dünyanın, toplumsal bağın ve dilin görünüşlerini eleştiren biri konumuna yerleştirdiği sonucunu çıkarabiliriz.

Yorum bırakın