Sembolik Kastrasyonun Yokluğunda Boşluk ve Psikotik Deneyim

Freud, “Nevrozda ve Psikozda Gerçekliğin Yitirilmesi” metninde şöyle der: “Psikozda gerçekliğin dönüştürülmesi, onunla daha önceki ilişkilerin ruhsal tortuları üzerinde — yani daha önce gerçeklikten türetilmiş olan ve gerçekliği zihinde temsil eden anı izleri, düşünceler ve yargılar üzerinde — uygulanır. Ama bu ilişki asla kapalı bir ilişki olmamıştır; taze algılarla sürekli zenginleştirilir ve değiştirilir. Bu yüzden psikoz kendisi için yeni gerçekliğe karşılık gelecek türden algılamalar sağlama göreviyle de yüz yüze gelir ve bu en radikal şekilde varsanı aracılığıyla gerçekleşir.

Her kelimesi ayrı ayrı önemli olan bu ifadeler, psikotik özneler için bir göreve işaret etmektedir. Bu satırlar, klasik yapısal açıklamalara girmeden, doğrudan gündeme gelen bir meseleyi yani fantazmın başarısızlığı ve onun örtemediği boşluğu akla getirir. Fantazmın inşasındaki bu başarısızlığın, özellikle öznenin gerçeklikle ilişkisi açısından önemli sonuçları vardır. Lacan’a göre “fantazm gerçekliğe çerçevesini verir”; öznenin varlık-eksikliğini örterek, onu görünümler aracılığıyla sınırlar ve çerçeveler. Bu işlev olmadığında, nevrotik “yakınmalardan” farklı olarak, şizofreni ve melankolide görülen o “boşluk” hissiyle karşılaşırız. Söylem düzeyindeki bu “farklılık” büyük önem taşır. Melankolik boşluğu şizofrenik boşluktan ayırt etmek, ayrıca paranoyaların ve maniklerin boşluk deneyimiyle nasıl başa çıktıklarını anlamak gerekir. Çünkü psikozlarda söz konusu olan “boşluk” ile bu boşlukla kurulan ilişki ve boşluk deneyiminin kendisi aynı şey değildir. Çünkü bu boşluk gerçek bir boşluktur. Asıl sorun da burada yatmaktadır. Elbette her özne “boşluk” ile, “boşluk hissi” ile uğraşmak zorundadır (örneğin histerikte olduğu gibi). Bu “boşluk” ile yüzleşmek, özellikle acı verici, hatta kimi zaman aşılmaz bir çile anlamına gelirken, bazı insanlar bu uçurumu kapatmak için ellerinden gelen her şeyi yapar. Örneğin bir ayrılık sonrası oluşan boşluk. Kimileri bu boşluğa dayanamadığı için derhal yeni bir partner arayışına girerken, kimileri manik görüngülerle başa çıkmaya çalışır. Bazıları kendi imgesinde değişikliğe gider, bazıları ise derin bir içe çekilme ile her şeyden uzaklaşır. Bu tür durumlar her öznede görülebilir. Bu yüzden öznenin bu boşluk ile kurduğu ilişki ve onu ifade ediş biçimi önemlidir. Söz gelimi nevrozda bu boşluk, gösteren tarafından — başka bir deyişle sembolik olan tarafından — çevrelenir ve çerçevelenir. Boşlukla nasıl başa çıkılacağını bilmek, “görünümler” kategorisine sahip olmayı gerektirir.

Günümüzde de dayanılmaz boşluk hissi artık hiç de nadir değildir. Bu nedenle, tekrar vurgulamak gerekirse, bu boşluğun ne olduğuna, neye işaret ettiğine ve bize yapı hakkında ne söylediğine bakmamız gerekir.

Öznenin yakalandığı fantazm, Freudcu teoride açıkça gerçeklik ilkesi olarak adlandırılan şeyin desteğini oluşturur. Gerçekliğin üzerindeki fantazm perdesi olmaksızın özne, görünümlere inanamaz; bu durumda kendisini tehdit eden bir dünyada, çarpıtılmış, tuhaf ve çoğu zaman kaygı yüklü bir gerçek karşısında savunmasız kalır. Bu anlamda J.-A. Miller, “fantazm özneyi gerçeğe katlanabilecek bir konuma getirir” ve “psikoz, görünümün başarısızlığıdır” şeklinde formüle edebilmiştir. Dolayısıyla fantazmın işlevi, gerçeğe karşı bir tür kalkan oluşturmaktır. Psikozların klinik çeşitliliği bize, kimi durumlarda sanrıların ya da halüsinasyonların bu duruma yanıt verdiğini göstermektedir. Freud’un 1924’te ortaya koyduğu şey de budur: psikozun görevi, gerçekliğe karşılık gelen fantazmın ikame işlevi olarak bir dünya yaratmaktır. Bu hedefe en radikal biçimde sanrı yoluyla ulaşılır. Freud, “Narsisizm Üzerine” metninde de bu duruma işaret eder: “Oysa parafrenik söz konusu olduğunda durum farklıdır. O gerçekten de libidosunu, fantazide yerlerine başkalarını koymadan, dış dünyadaki insan ve şeylerden çekmiş görünür. Yerlerine başkalarını koyduğu zaman da süreç, ikincil olarak ve libidoyu nesnelere geri döndürmeye yönelik iyileşme çabasının bir parçası olarak görünür.

Nevrotiklerde fantazm, gerçek ile sembolik olanı bu şekilde eklemleyerek, öznenin kendi bölünmüşlüğünü ve boşluğunu bir yanılsama olarak diker. Fantazmın başarısızlığında ise bazı psikotik özneler, kimi zaman “-mış gibi” tarzında bir işleyişe yönelir ya da belirli imgesel özdeşleşmeler bulmaya çalışır; ancak bunlar çoğu zaman kırılgan, hatta işlevsiz kalır. Paranoyak özne, gerçeklikle kurduğu kuruntulu düzen içinde, zorunlu bir seçimle fantazmın ikamesini gerçekleştirmeye yönlendirilir. Paranoyak, aslında “sanrısal” bir fantazm geliştirmeyi başarır; bu da öznenin bilgisine, dünyadaki istisnai yerine ve üstlenmesi gereken göreve ilişkin kesinlik kazandıran çok özel bir boyut taşır. Buna karşın, dile, gösterenin dünyasına, ortak söyleme ve semboliğe suskun olan şizofren, J.-A. Miller’ın ifadesiyle, fantazmın yokluğu ile baş başa kalır: “Fantazm, bize bir dolgu noktası veren şeydir […]. Fantazm olmadan gerçekle yüzleşmeyi kimseye dilemem; örneğin buna şizofreni denir.

Dolayısıyla her psikoz bu inşayı başaramaz ve gerçek, “ham”, yani çerçevelenmemiş gerçek olarak kalır. Peki neden? J.-A. Miller’ın özellikle vurguladığı nokta önemlidir: “Psikoz, nesnenin çıkarılmamasının, her şeyi bilmenin ortaya çıkışıyla el ele gittiğini gösterir.” Eğer a nesnesi kayıp değil de “cepte” ise, temel fantazmın inşa edilmesi imkânsızdır.

Lacan’ın deyimiyle, “nesne çıkarılmadığında” sembolik kastrasyon söz konusu değildir. “Herhangi Bir Olası Psikoz Tedavisinden Önce Bir Soru Üzerine” adlı metninde, “gerçeklik alanı yalnızca nesnenin (a) çıkarılmasıyla sürdürülür” diye yazar. Gerçeklik ancak bir eksiklik varsa kurulabilir, sürdürülebilir ve “çerçevelenebilir”, yani sınırlandırılabilir. Dolayısıyla Lacan’ın “eksikliğin yapılandırıcı işlevi” dediği şey tam da budur. Psikozda, sembolik kastrasyon işleminin gerçekleşmediği, öznenin a nesnesinden ayrılmadığı ortaya çıkar. Bunun sonucu ise sınırsız, sınırlandırılmamış ve aynı zamanda güvensiz, sıkıntılı ve çoğu zaman tehdit edici bir gerçekliktir. Nevroza karakterini veren şey ise, Lacan’ın 10. Seminer’de vurguladığı bölme işleminin sonucudur. Gerçekliğin sınırlarını oluşturan, ona bir çerçeve veren bu bölme işlemi psikozda eksiktir. Sembolik sınırları olmayan bu “gerçek boşluk”, belki de boşluğu olmayan bu boşluk, güven verici sınırların yokluğunda, özneyi kimi zaman gerçekliği mutlak bir kargaşa halinde deneyimlemeye iter.

Bu nedenle, bölme işlemi sembolik kastrasyon ile ilişkili olduğundan, kastrasyon olmaksızın fantazmın formülünü nevroz vakalarında olduğu gibi yazamayız. Çünkü fantazm, gösterenin kaydını jouissance’ın kaydına bağlama işlevini üstlenir. O halde psikotik özne için, özne ile jouissance nesnesi arasında böyle bir “boşluk” yoktur. Gösteren ile jouissance arasında bir iç içe geçme, bir birleşme, bir ayrılmama söz konusudur. Psikotiğin Öteki’si bu nedenle jouissance’tan arındırılmış değildir. Düşünce ile jouissance’ın birbirine karıştığı ve Öteki’nin öznenin jouissance’ından faydalanmaya başladığı durumu, belli sayıda paranoya vakasında gözlemlediğimiz şey tam da budur. Şizofrenide ise “sözcük şeydir”: sözcük ile şey, gösteren ile jouissance arasında böyle bir boşluk yoktur. Bu, Freud’un tam da “Bilinçdışı” metninde vurguladığı, “sözcük sunumu” ile “nesne sunumu” arasındaki başarısızlığın durumudur. Freud şöyle yazar: “Sözcük sunumu yükünün, bastırma eyleminin parçası olmadığı; ama şizofrenin klinik tablosunda dikkat çekici biçimde egemen olan iyileşme ya da sağaltım girişimlerinin ilkini temsil ettiği ortaya çıkar.

Freud’un vurguladığı nokta önemlidir zira Lacan “Herhangi Bir Olası Psikoz Tedavisinden Önce Bir Soru Üzerine” adlı metninde şöyle der:  “Psikozun tetiklenebilmesi için, Baba-nın-Adı — verworfen, men edilmiş, Öteki’nin yerine hiçbir zaman gelmemiş olan — özneye karşıt biçimde sembolik olarak o yere çağrılmak zorundadır.

Baba-nın-Adı’nın o yerde bulunmayışı, gösterilende açtığı delikle birlikte, gösterenin yeniden işlenmesine dair bir zincirleme süreci başlatır; bu süreçten, imgeselin giderek büyüyen felaketi gelişir; ta ki gösteren ile gösterilen bir hezeyan metaforunda sabitlendiği düzeye ulaşılana dek.”

Men edilmenin etkisiyle, boşluk dayanılmazdır ve tam da bu yüzden deneyimlenen bu boşluk hissi, bir “taşma”, bir “aşırlık”tan kaynaklanır. Dolayısıyla boşluğu “doldurmak” ya da boşluğu boşaltmak için çeşitli girişimlerde bulunulur: farklı türlerde ikame ya da icatlar (dil, kelimeler, neolojizm vb.), belirli bir “araştırma projesine” — örneğin uzaylıların ya da gizli örgütlerin varlığını kanıtlama çabası — tümüyle yatırım yapmak, sürekli iş projeleri üretmek, toplumu kurtaracak ya da dönüştürecek projelere adanmak, bu minvalde etkili bir rol üstlenmek, başarılacak bir misyonu yüklenmek, kitlesel bir tanımlamanın peşine düşmek… Örnekler uzar gider. Boşluğa tahammül edemeyen birçok psikotikte olduğu gibi, boşluğa düşmemek için kendini koruma çabası, bu doldurma girişimlerinde kendisini göstermektedir. Önemli bir nokta, bu fenomenlerin hiçbiri, tek başına psikozdan söz etmemizi sağlamaz. Ancak bu eylemlerin hangi kaynaktan doğduğu, bize öznenin yapısı hakkında önemli ipuçları verecektir. Acı verici boşlukla yüzleşmekten korktuğu için çalışmayı bırakamayan, kendini tüketircesine çalışan özneler ile ben-idealinin doğrultusunda ‘’çalışkan’’ olan özneler birbirinden farklıdır.

Bir diğer önemli mesele ise, Babanın Adı’nın men edilmesi fallik anlamın yokluğuyla sonuçlanır. Bu nedenle bazı özneler, aslında kendi cinsiyetlenmelerinin boşluklarıyla karşılaşmamak için uğraşırlar. Söz gelimi fazlaca ‘’erkeksi’’ olan ve performatif şekilde segilenen cinsiyet davranışları. Bu durum, Lacan’ın psikozlar üzerine seminerinde söylediklerinin iyi bir örneğidir: “Buradaki yabancılaşma radikaldir; babayla olan belli türde rekabetçi ilişkide olduğu gibi ‘yok eden’ bir gösterilene bağlı değildir, fakat bizzat gösterenin yok edilmesine bağlıdır. Özne, bu gerçek, ilksel gösteren mahrumiyetinin ağırlığını taşımak ve hayatı boyunca, ‘erkek olmak için ne yapmak gerektiği’ duygusunu verecek figürlerle kurulan, bütünüyle uyumcu özdeşleşmeler dizisi aracılığıyla bunun telafisini üstlenmek zorunda kalacaktır.

Bu sebeple, Baba-nın-Adı’nın men edilmesinin etkileri yalnızca dilsel düzeyde değil, beden ve cinsiyet meselesinde de kendini gösterir. Daha ayrıntılı bir okuma yapmak isteyenler, Lacan’ın “Kadına itilme” (pousse-à-la-femme) terimine ve bu kavram üzerinden geliştirdiği Schreber okumasına başvurabilirler.

Devam edersek, hezeyanın koruyucu bir işlevi olduğunu söyleyebiliriz. Hezeyan, öznenin boşluğa düşmemek için tutunduğu bir durumdur. Şizofrenik öznede ise elinde kurgulanmış bir sanrı bulunmaz; sanrının bazı parçalarına sahip olabilirler ama bunlar nadiren yeterli olur. J.-A. Miller bu noktada şöyle der: “Sembolik olan aracılığıyla kendini gerçek olandan koruyamayan kişidir […] çünkü onun için sembolik olan gerçektir.” İşte bu yüzden “boşluk” ile yüzleşmek son derece korkutucudur. Lacan’ın Psikozlar seminerinde belirttiği gibi: “Freud bu mektupta farklı savunma türlerinden söz eder. Bu sözcük kullanımımızda o kadar aşırı tüketilmiştir ki kendimize sormadan edemeyiz: kim kendini savunuyor? Ne savunuluyor? İnsan kendini neye karşı savunuyor? Psikanalizde savunma, yaşamda var olan ve ağırlığı olan bir şeye değil, bir seraba, bir hiçliğe, bir boşluğa yöneliktir. Bu sonuncu bilmece, biz onu kavradığımız anda bile, bizzat olgunun kendisi tarafından örtülür. Bu mektup bize ilk kez, üstelik özellikle açık bir biçimde, nevrozların ve psikozların çeşitli mekanizmalarını gösterir.

Savunma vurgusu önemlidir. Bu, aynı zamanda bastırma ve men etme meselesi çerçevesinde yapısal bir bakışa gönderme yapar. Tekrar Baba-nın-Adı’nın men edilmesi meselesine baktığımızda bu durumun sonucu olarak “anlamdan yoksun” bir durum ortaya çıkar. Dünya, hayat, ötekiler, beden, kelimeler, söylem — bir bütün olarak gerçeklik — kendileriyle birlikte radikal bir muamma taşır. “Tüm sembolik olanın gerçek olduğu” bir durumda özne, görünümlere güvenemez. Başka bir deyişle, Öteki boştur, tutarsızdır; dolayısıyla bazı psikotik özneler için bu boşluğu her ne pahasına olursa olsun “doldurma” ihtiyacı doğar. Boşluğun kıyısında, uçurumun kenarında olmanın dehşeti, bazen özneyi bu boşluğa bir kenar, bir sınır kazandırmaya zorlar. Böylece onu çerçevelemek ve özneye gerçeklikte belli bir dayanak sağlamak gerekir ki, bu da tam da Freud’un belirttiği gibi, öznenin “yaşamaya devam etmesini” sağlayan belli bir dengeyi mümkün kılar.

Bastırma olmadan boşluk sınırsız, kenarsız, sonsuz ve dolayısıyla özellikle güvensiz ve kaygı verici kalır. Sembolik olan — sözcükler, gösterenler, dil — dünyayı ifade etmekte başarısız olduğundan ve sözcüklerin ile şeylerin dünyası bütünüyle esrarengiz kaldığından, şizofrenler genellikle bu boşluktan yararlanmak, onun etrafında somut sınırlar oluşturabilmek için yoğun çaba sarf etmek zorunda kalırlar. Bu boşluğa bir “çevreleme”, bir “kapatma” sağlamak gerekir. Her psikotik öznenin görevi, aslında bu boşluktan en iyi şekilde yararlanarak ona yeterince güven verici bir kenar kazandırmaktır. Bu çözümler olmadan şizofren, “içsiz”, “kesinlikle dipsiz” hissetme ve kendini saf bir “yaşayan boşluk” olarak deneyimleme riski taşır.

Yorum bırakın