Dayanılmaz Olanla Karşılaşma: Gerçek ve Analiz Talebi

Lacan, “dayanılmaz olan olarak gerçek” der. Bir şeyin “dayanılmaz” olabilmesi için, onun birisi için dayanılmaz olması gerekir. Yani burada öznenin alanındayız; bir şeyin ağırlığını, acısını üzerine alan, onu taşıyan öznenin boyutundayız. Birinin neden bugün bir analiz talebinde bulunduğu ve başka bir zamanda bulunmadığı sorusunun kesin nedeni, aniden onun için dayanılmaz hale gelen bir şeyle karşılaşmış olmasıdır.

Sıçan Adam örneği bunun en güzel örneklerinden biridir: Yüzbaşı ile karşılaşma anından itibaren, fantazmı altüst eden şey, belli bir jouissance’ın istilasıdır. Sıçan Adam’ın obsesyonel nevroz olarak yönünü kaybettiği nokta, onu sınırsız bir jouissance’ın —ya da en azından bunun olasılığının— alanına girdiği noktadır. Freud şöyle der: ‘’Yüzbaşının sıçan öyküsünün ürettiği etkiyi aydınlatırken çözümlemenin akışını daha yakından izlememiz gerekir. Hasta büyük bir çağrışım yığını üreterek başlamıştı, ancak başlangıçta bunlar saplantısının oluşum koşullarına hiçbir ışık tutmamış. Sıçanlar aracılığıyla gerçekleştirilen ceza düşüncesi pek çok içgüdüsü için bir uyaran olmuş ve bir yığın anıyı anımsatmıştır; öyle ki yüzbaşının öyküsüyle parayı ödemesini istemesi arasında geçen kısa sürede sıçanlar, daha sonraki dönemde durmadan yenileri eklenen bir dizi simgesel anlam kazanmışlardır.’’

Bunun başka örnekleri de vardır: Bir aşk ilişkisindeki tekrarlayan başarısızlıklar, ani bir kayıp ya da ölümle yüzleşme, iş hayatındaki dayanılmaz koşullar karşısındaki ıstırap, beklenmedik bir jouissance deneyimi… Herkes için sayısız örnek, “dayanılmaz olan”la karşılaşmayı gösterebilir.

Bu bazen hep var olan bir şeydir; fakat bir gün bir olay onu hızlandırır, çözer ve “dayanılmaz olana” dönüştürür. Freud’un Dora vakası da buna başka bir örnek oluşturur — her ne kadar Dora açısından bu durum bir analiz talebine dönüşmemiş olsa da.

Dora vakasının detaylarına girmeyeceğim; ancak vakanın genelinde dikkat çeken dörtlü bir yapı vardır. Peki, bu dörtlü özdeşim neye yarar? Dora’nın bu özdeşleşmeleri, bilinçdışında “kadın” için bir gösterenin yokluğunun yol açtığı kaygıyı engellemek amacıyla kullandığını gösterir.

Lacan, onun konumunun büyük ölçüde koşulsuz aşkı —imkânsız bir hediye olarak aşkı— güvence altına alma isteğinden kaynaklandığını belirtir. Dora’nın aşk arayışını, babasının arzu nesnesi olan Bayan K. ile özdeşleşmesinin örtüsü altında sürdürdüğü de açıktır. Cinsel talebin gerçeğiyle karşı karşıya kaldığında, o zamana dek özdeşleşmelerinin dinamikleri tarafından rahatça kanalize edilen kendi jouissance’ına geri döner. Çünkü Bay K. talihsiz teklifini yaptığında bu senaryo büyük bir yıkıma uğrar: Dora artık arzulanan kişidir; arkasına sığındığı öteki kadın değil. Kendi kadınlığı sorusu artık ertelenemez ve kaygı başlar. Dolayısıyla Dora için göl kenarındaki sahne, yok olma noktasıdır: özne olarak ortadan kaybolma tehdidiyle karşı karşıya kaldığı andır. İşte bu andan itibaren, bir özne için analiz talebinin başlangıç nedeni doğabilir.

Artık Dora’nın fantazmı işlevini yitirmiştir. Bu, belli bir anda “dayanılmaz olan”ın kendini gösterdiği anlamına gelir; fantazmının bir başarısızlığının işaretidir. Özne, bir dönem gerçeği örtmek için başvurduğu fantazmının ‘yırtıldığını’, artık işe yaramadığını deneyimler — işte bu, şeyleri dayanılmaz kılan şeydir.

Buradan Lacan’ın neden “nesne a’nın mantıksal bir tutarlılığı vardır” diyebildiğini anlayabiliriz.

Lacan, 10. Seminer’inde bölme işlemi ve bunun sonuçlarından söz eder.

Şöyle der Lacan: ‘’gösterenin yeri olarak bu ilk Öteki’den, henüz var olmayan ama gösteren tarafından belirlenmiş olarak orada konumlanması gereken bu S’den yola çıkar. Bu, iki sütun biçiminde — ki biliyorsunuz, bunların altında bölme işlemi yazılabilir — temsil edilir. Bu Öteki’ye göre, bu Öteki’ye bağımlı olarak, özne bir bölüm olarak yazılır; Öteki’nin alanında, gösterenin tekil iziyle (trait unaire) damgalanmıştır.

Peki, bu demek değildir ki — tabir yerindeyse — Öteki’yi dilimlere ayırsın: bir artık vardır, bölme anlamında bir kalıntı. Bu artık, o sonuncu öteki, o irrasyonel olan, nihayetinde Öteki’nin ötekiliğinin kanıtı ve tek güvencesi olan şey, küçük (a)’dır.

Ve bu yüzden, iki terim — $ ve a —

– gösterenin çizgisiyle (barre) damgalanmış özne,

– küçük (a) nesnesi, eğer böyle ifade edebilirsem, Öteki’nin koşullandırılmasının bir artığı olarak… her ikisi de aynı taraftadır, ikisi de çizginin nesnel tarafında, ikisi de Öteki’nin yanındadır. Fantazm, arzuma dayanak olan şey, bütünüyle Öteki’nin tarafındadır: $ ve a.

Şimdi benim tarafımda olan şey, tam da beni bilinçdışı olarak kuran şeydir; yani Ⱥ, ulaşamadığım haliyle Öteki’dir.’’

Fantazmın bir “destek” olarak işlevi vardır. Miller, fantazmı bir makineye benzetir:

Böyle olunca, bana öyle geliyor ki, fantazmın jouissance’ı hazza dönüştüren bir makine gibi olduğu tam anlamıyla Lacancı bir hipotezdir. Bir makine gibi, jouissance’ı evcilleştirmek için. Çünkü hareketi nedeniyle jouissance, hazza değil, hoşnutsuzluğa yöneliktir. Haz İlkesinin Ötesinde’de bulunabilecek Freudyen bir araştırma çizgisi de var. Bu ilkenin ötesinde jouissance’ın bir boyutu yatar ve fantazm, haz ilkesine karşılık gelen boyutla eklemlenmesinin bir aracı olarak ortaya çıkar.

Bu, ciddiye alınması ve değerlendirilmesi gereken bir noktadır. Çünkü burada Miller, fantazmın işlevsel yönünü de göstermektedir. Bu bilgiler ışığında fantazm, burada bir savunma biçimi almış gibi görünür. O hâlde bu, jouissance’ın anlamsızlığıyla karşılaşmanın yol açtığı travmatik gerçekliği tamponlayan, Öteki’nin arzusu olarak anlaşılmalıdır. Başka bir deyişle, fantazm bu durumda bir savunmadır.

Fantazmın görevlerinden biri, açıklanamayan jouissance’a karşı bir savunma oluşturmaktır. Bu noktada kaygı ile fantazm arasındaki ilişki önem kazanır; fantazmın işlevsel yönü burada daha da belirginleşir.

Bu bağlamda, zaten fantazma dikkat çeken ilk kişi Freud’dur. Freud şöyle der: “Bu nedenle histeriyi inceleyen herkes, ilgisinin kısa süre içinde semptomlardan, bunların kaynaklandığı fantazmlara yöneldiğini görür.

Bu ifade, bir yandan psikanalizin semptom kliniğine yaklaşımını da gösterir: Psikanaliz, kliniğini semptomlara göre değil, öznenin konumuna göre belirler. Başka bir deyişle, depresyon, yeme bozuklukları, uyku bozuklukları ya da ilişki sorunları, öznenin doğası hakkında tek başına hiçbir şey söylemez.

“Mantıksal tutarlılık”tan kasıt, öncelikle nesne a’nın bir tutarlılığa sahip olmasıdır; özne, varoluşunda bu nesneyle kurduğu ilişki sayesinde ayakta durabilir. Bu, mantıksal bir tutarlılıktır; çünkü nesne a, öznenin eksikliğini üstlenebilme kapasitesine sahiptir. Eksikliğin yer aldığı noktada, nesne a bu eksikliği lokalize eder, yani onun yerini belirler. Özne, bu ilişki sayesinde eksiklikle baş edebilir — ta ki bir gün bir şey artık dayanılmaz hâle gelene ve bu düzen çözülenene kadar.

Yorum bırakın