Semptom: Bitmeyen Tekrar

‘’Aslında tekerrürün sevgisi mutlu olan tek sevgidir –

ânın keyifli güvenliğine sahiptir’’

– Søren Kierkegaard

‘’Zorunlu olan ne yapmaya ara vermez?

 Yazılmaya, kendini yazmaya’’

-Jacques Lacan

          Bu çalışmada, semptom kavramının tamamını açıklamak gibi bir amaç gütmeden semptomun tekrarını ele almaya çalışacağım. Özdeşlik İlkesi  adlı çalışmasında Heidegger’in belirttiği gibi ‘’Düşünme, kendisine seslenen bir işin ardına düştüğünde, başına, yolda dönüşüme uğramak  gibi bir iş açılabilir. Bu nedenle bundan böyle içerik yerine yolun kendisini izlemek daha doğru olur” (Heidegger,1962). Heidegger’in de belirttiği doğrultuda bu yazının gidişatını ben de merak etmekteyim.

        Semptomla ilgili Freud, “Edim hataları ve rüyalar gibi nevrotik semptomlarında bir anlamı vardır ve onlar gibi, söz konusu kişinin yaşamıyla bir ilişkileri vardır” ifadesini kullanır. Jacques-Alain Miller ise, semptom ile ilgili yazısına başlarken, diğer oluşumlarla semptomu kıyaslar. Peki nedir bu oluşumlar? Şakalar, sürçmeler, hatalar… Bilinçdışının üç oluşumu, semptomla yan yana konulduğu zaman semptom uyumsuz bir oluşum gibi durmaktadır. Freud’a göre bir şaka “söylenmek-istenen”in zaferidir.  Bir sakarlık ediminde sanki, size başka biri bu hatayı yaptırıyor gibidir. İrade dışı edim insanı yakalamakta; asıl söylemesi gerekeni söylemektedir.  Günlük Yaşamın Psikopatolojisi ile Espriler ve Bilinçdışı Oluşumları’nda, Freud bu olguları fazlaca örneklendirmiştir. Semptom ise bunlardan ayrı bir noktadadır. Daha karmaşık, daha uzun zamanlı, kalıcı ve şüphelidir.

          Semptomların tam olarak ne demek istediğiyle Freud’dan önce kimse ilgilenmedi. O, semptomun ‘’söylemek-istenen’’ini  anlamaya çalıştı. ‘’Nihayetinde, nevrotiğe dair sahip olduğumuz anlayış şudur ki onun semptomlarında sessizliğe boğulmuş bir söz yatar, bu sözde belli bir düzeni bozan, hadi söyleyeyim, belli sayıda ihlal ifade edilir, bunlar, kendi başlarına, içinde yer aldıkları olumsuz düzeni (Acımasız dünyayı) yüksek sesle suçlarlar’’(Lacan, 1953). Nedir bu söylenmek-istenen? Lacan, bu durumu şöyle açıklamaktadır:

“Freud histerikle olan deneyiminden öğrendiklerini rüya alanında teyit edebileceğini anlayıp, görülmemiş bir gözüpeklikle ilerlemeye başlayınca bilinçdışı hakkında bize ne dedi? Bilinçdışının esas olarak bilincin çağırabildiği, anlayıp tespit edebildiği, özü gereği reddedilen şeyden oluştuğunu söyledi. Peki Freud bunu nasıl adlandırdı? Demin Descartes’in dayanak noktası olduğunu söylediğim şeye Descartes’in verdiği adla: Gedanken, düşünceler”(Lacan, 1964).

            Yukarıda ifade edilen düşüncelerle birlikte semptomla ilişkilenme, böylelikle psikiyatri ve psikolojiden ayrıldı. Bu sadece fenomolojik bir olgu değildir. Semptomu psikanalizin ele alma şekli ile ilgidir; maksat bir gösteren olarak ele almaktır. Lacan XI. Seminerde şöyle ifade etmektedir:

“Freud’un kesinliği, Gewissheit’ı, sadece anlatıdan, yorumdan, çağrışımdan çıkan gösterenlerin kümelenmesine dayandırdığını gösterir bu, sonradan geri alınsalar da fark etmez. Her şey gösteren olarak kullanılır, kendi Gewissheit’ını oluşturmakta bu gösterenlere güvenir – çünkü vurgulayalım ki, deneyim ancak onun yöntemiyle başlar”(Lacan,1964).

          Semptomunu hiç fark etmeden hayatına devam eden insanlar vardır. Semptom bir soru içermediği sürece dikkat çekmez. Freud’un Semptomların anlamı 17. Ders’de belirttiği gibi, “Kolay değil, temel bir fantazma bağlı olarak durmadan tekrar ediyor bir şeyler. Özne birhikaye bile oluşturamayacak bir hale geliyor sürekli aynı daireyi çizmekten, tekrarlardan boğuluyor ve ne olduğunu bilmiyor, anlamıyor, her defasında tekrar eden büyük sahneyi, o sahnenin neresinde, neden ve nasıl durduğunu çözemiyor. Hatta çoğu zaman böyle bir çözümleme derdi bile yoktur’’ (Freud,1916).  Bir dil sürçtüğü zaman kişi bu durumu düzeltmeye girişebilir, çok fazla utanabilir. Fakat semptom için böyle bir durumdan kolay kolay bahsedilemez. Herkes için ya da her semptom için sadece bir yol olmaz. Bu noktada, Lacan’ın sık sık adı geçen bir referansından bahseder damadı Jacques-Alain Miller ve bunun hakkının tam teslim edilmediğini söyler. Lacan, semptomun kişinin buna inandığı gerçeğinden oluşan bir inanç olgusu olduğunu ifade eder. Kişi bir şey söyleyebilecek bir varlığa inandığı gibi, kişi ona inanır, kişi ondakine inanır. Lacan’ın bahsettiği inancın, semptomun “söylenmek-istenenin” inancı gibi olduğunu düşündüğünü belirtir.

         Bu üç oluşumun diğer özelliği ise Lacan’ın nabız atışı dediği öznenin parladığı an ile ilgilidir. Sürçme, şaka, edim hatası ânın her şeyidir. Hiçbir şey bir şakayı, bunu yapan kişiye tekrar etmesini istemesi kadar öldüremez.  Ama semptom diğer oluşumların bu özelliği sayesinde de ayrı bir kenara geçer. Bu noktada, “Bir hata edimi kendini bir semptom haline getirebilir mi?’ diye sorar Miller(1997). Birisi sistematik olarak bir hata edimi yapması halinde, sonunda bir semptom olarak değerlendirebiliriz. Şöyle söylemek belki de mümkün hale gelebilir; eğer bir hata tekrarlanırsa, belki de semptomun kaydına ait olduğunu düşünebiliriz. Peki ya şakalar? Belki de insanları güldürmeyi bırakamayan esprili kişi için, semptomun tarafında bu şekilde hareket etmeyi sınıflandırmak için değerlendiririz. Bu, semptomun çekirdeğinde, diğer üç formasyonun parlamasına karşı koyulan tekrarlama ediminin olduğunu gösterir. Semptomdan bahsetmeye başladığımız zaman ileride bizi bekleyen tekrarlama vardır. Tam da bu noktada Lacan’ın semptomun “et cetera/ve benzeri gibi” olarak adlandırığı şeyi anlayabiliriz. Bir semptom kendini tekrarlamaya yöneltir, tüm klinik anlamını bu farklılık ile alır. Diğer üç formasyonun parlaması ve şaşırtıcılığı karşısında semptom böylelikle dikilir. Lacan, bilinçdışının yapısal bir özelliği olarak şaşkınlık hakkında konuşur. “Et cetera/ ve benzeri gibi” olması nedeniyle semptom şaşkınlığın tam tersidir. “Tüm bunlar doğru” veya “Aynen onun gibi” dediğimizde, bu birisinin “et cetera/ve benzeri gibi”sidir. Bu konuyla ilgili Miller, müthiş bir tespitte bulunur:

“Bir kişinin semptomu onun gerçek kimliğidir. Lacan, bazı kişilerin semptomlarının sahip oldukları en Gerçek şey olabileceğini söyledi. Bu bizim için semptomun Gerçek ile nasıl ilişkili olduğunu aydınlatır”(Miller,1997).

           Semptomun Gerçek olarak hipotezi, semptomun sembolik ya da imgesel olarak değil, Gerçek olarak ve tam olarak tekrarlama nedeniyle tekrarlanmasıyla anlaşılmalıdır. Freud kendi metinlerde de bu durumu şaşkınlıkla karşılar:

‘’Yineleme zorlantısını yeniden yaşatan şeylerin çoğunun bene hoşnutsuzluk vermesi gerekir, çünkü bastırılmış dürtü itkilerinin ortaya çıkmasına yol açar ama değerlendirmiş olduğumuz gibi haz ilkesine karşı çıkmayan bir hoşnutsuzluktur bu; bir sistem için hoşnutsuzlukken, aynı zamanda bir başkası için doyumdur. Ancak burada yeni ve önemli bir olguyla karşılaşıyoruz: Yineleme zorlantısının bir yandan da hiçbir haz olasılığı taşımayan; çok eskiden bile, o zamandan beridir bastırılmış dürtüsel itkileri bile tatmin edemeyen geçmiş deneyimleri anımsatması’’ (Freud, 1920). 

                    Lacan, semptomu çok hassas bir şekilde gerekli seviyeye yerleştirmiştir: semptom kendini yazmayı bırakmaz. Ve şöyle devam eder Lacan:

“Zorunlu olan- sizin için bu kipte vurgulamayı öneriyorum- ne yapmaya ara vermez? Yazılmaya, kendini yazmaya. En azından dört kip kategorisine ayırmanın çok iyi bir yolu bu. ‘’Yazılmamaya ara vermeyen’’, zorunlu olanın karşısına koyulmasını bekleyemeyeceğimiz – zorunlunun karşısında olumsal olmasını beklersiniz- bir kip kategorisi. Düşünsenize, zorunlu olan, olanaksız olana bağlanıyor ve bu yazılmamaya ara vermeyen de onun eklemlenişi. Meydana gelen, olmaması gereken jouissance’tır. Cinsel ilişki olmamasının bağlaşığı ve fallik işlevin tözsel tarafı işte budur.’’ (Lacan, 1972-723)

          Burada bir durumu belirtmek ise elzemdir. Burada bahsedilen travmatik tekrar Colette Soler’in Histeri ve Obsesyon metninde özellikle vurgulanmıştır. Soler, “Freud’un Nevroz ve Psikoz (1924) isimli metninde nevroz ve psikozların tamamının etiyolojisinin başkaldıran çocukluk arzularının hüsranı olduğunu söyler. Bu hüsran her zaman dışarıdan gelir” ifadesini kullanmaktadır (Soler,1989). Freud Versagung, yani hüsran hakkında konuştuğunda, sevginin hüsranına işaret etmez. Burada söz konusu olan, Winnicott’un görüşü değildir. Winnicott kendi kuramı için “yeterince iyi anne”den ve sevginin hüsranından bahseder. Freud ve Lacan ise nevrozları oluşturan şeyin asla sevginin hüsranı olduğunu iddia etmez. Soler ilerleyen satırlara şu cümleleri ekler:

“Erken ve aşırı sevgi hüsranı bazen, zamanından önce terk edilen çocukların durumunda olduğu gibi, Spitz’in “hospitalism” dediği şeye yol açabilir. Sevgi yoksunluğunun hiçbir etkisi yoktur demiyorum. Bu, olayın gerçekleştiği ana bağlıdır. Fakat bu gibi mahrumiyetler nevroza neden olmazlar. Freud’a göre hüsran, sevgiyle ilgili değil cinsel arzuyla, yani jouissance’la ilgilidir. Ya da Freud’un dediği gibi “cinsel haz” ya da “tatmin” ile ilgilidir.‘’(Soler,1989).

 Haz İlkesinin Ötesi metninde de Freud bu durumdan kaçış olmadığını belirtir. Bu hüsran durumu karşısında ‘’Yeterince İyi’’ olacak bir olgu mümkün değildir. Yasa’dan dolayı çocuk, bakım veren tarafından hüsrana uğramak zorundadır. Freud şöyle izah eder:

‘’Çocukluk cinsel yaşamında görülen erken yeşerme, dileklerinin gerçeklikle uyuşmaması ve çocuğun gelişim aşamasının uygunsuzluğu nedeniyle yıkılmaya mahkûmdur. Bu yeşerme çok üzücü ve utandırıcı olaylarla ve çok derin acılarla sona erer. Sevgi yitimi ve başarısızlıklar kendilik duygusunda narsistik bir yara olarak kalıcı bir iz bırakır ve bu benim ve Marcinowski’nin deneyimlerimize göre nevrotiklerde çok sık görülen “aşağılık duygusu”na her şeyden fazla katkıda bulunur’’(Freud,1920).

           Freud’un şaşırdığı kısmın oluşumudur burası. Özne sürekli olarak başarısız bir buluşma, başarısız bir karşılaşma ile işaretlenir. Ve bu başarısızlık, haz olarak görünmeyen bir şekilde tekrar eder.  Luis Izcovich Analitik Semptom metninde travmatik deneyimden bir jouissance baskını olarak bahseder. İkincisi ise Öteki’nin arzusunu taşıyan bir gizemin oluşması gerekliliğidir. Travmatik jouissance baskınını semptomun işleviyle değiştirilmesi gerekliliğini vurgular. Ki bu baskını XVII. Seminerde Lacan, tekrarı jouissance’ın dönüşü olarak Haz ilkesini’nin sınırlarını aşan edim olarak yeniden gündeme getirir (Lacan, 1969-70). Izcovich, açıklamasına, “Başka bir deyişle semptom, programda olmayan bir jouissance belirdiğinde bilinçdışına eklemlenen bir cevap oluşturur. (…) Bu demektir ki semptom, çocuk için jouissance’ın gizemli deneyimine gösteren tarafından sağlanan bir fiksasyondur” şeklinde devam eder (Izcovich,2016). Semptom buradan da anlaşıldığı gibi ilk olarak bir sorun değil, bir çözüm olarak oluşmuştur.

           Buraya kadar işlediğimiz teorik kısmı şimdi The Best Offer filmi üzerinden örneklendirebiliriz. Ünlü müzayedeci Virgil Oldman, sürekli eldivenle gezen ve başkasının eşyasına dokunamayan biridir. Virgil’in kendine doğru bakan kadın portrelerine karşı takıntısı vardır. Müzayede sırasında bu tip portreleri kendi için satın alır. Bir kadından evindeki eşyaları müzayedeye koyması için telefon gelir. Bu kadın filmin belirli bölümüne kadar kendini Virgil’e göstermez. Film boyunca kadının bu özelliğinden bir ‘’fobi’’ olarak bahsedilir. Bir malikanenin içinde kendine ait odası vardır ve sadece malikanenin içinde kimse olmadığı zaman dışarıya çıkmaktadır. Malikane içinde müzayedeye koyulacak eşyalarla Virgil ilgilenirken, bir yandan da birbirlerini görmeden ve bir duvarın arkasından  ilişkileri devam eder. Zamanla Virgil tarafından kadına karşı hisler gelişir. Bu yazı yapılar hakkında olmamasına karşın şunu belirtmek önemlidir; Virgil’in düzenli yaşamından çıkıp, histerikleştiği, Öteki’nin arzusuna duyarlı hale gelmeye başladığı sahneler gerçekleşir. Bu dönemde elektronik eşya tamircisi arkadaşından kadın ile nasıl ilişkilenmesi konusunda bilgi alır. Arkadaşı onun için Kadınlar hakkında bildiği varsayılan biridir. Virgil, nihayetinde bir heykelin arkasına saklanarak, gizemli kadını görür. Bir sonraki denemesinde ise yakalanır. Fakat kadın ona kendini göstermekten kaçmaz. Zaman geçtikçe aralarındaki ‘’bağ’’ güçlenir. Ve bir gün ilişkiye girerler. Bu sahneden sonra Virgil artık eldiven takmaz. Virgil’in yazı da sürekli adını vurgulamamın nedeni fonetik olarak ‘’Virgin’’ kelimesine benzerliğini vurgulamak içindir. ‘’El değmemiş’’ anlamına gelen kelime belki de Virgil’in eldiven takıntısının bir kısmını açıklar. Daha sonraki süreçte beraber yaşamaya başlayan çift Virgil’in ona en özel odasını göstermesiyle devam eder. Tüm tabloların olduğu oda. Virgil şöyle der: ‘’Tüm bunlar’’ seni beklemem içindi. Bir müzayede için evden ayrılan Virgil, geri döndüğünde en iyi arkadaşı ve sevgilisinin kaçtığını ve onlar tarafından kandırıldığını anlar. Tüm bunlar bir oyundur. Virgil son sahnede restorantta garsonun ‘’Yalnız mısınız beyefendi?’’ sorusuna şu cevabı verir: ‘’Hayır birini bekliyorum.’’

    Filmde vurgulamak istediğim; Virgil, gerçekle yeniden bir imkansız buluşma için bir oyun içindedir. Film içinde vurgulanan belirli hastalıkların görüngüsünün altında daha merkezi ve kendini belli etmeyen bir nokta vardır. Yazının başında vurguladığımız psikanaliz ve semptom ilişkisinin bir örneği olarak bu filmi verdim. Film içinde Virgil’in arkadaşı ile duyguların, aşkların sahteliği üzerine olan diyaloğuna ekleme yapabiliriz. Film boyunca bize gösterilen tüm görüngüler sahtedir. Sadece o değil, Virgil’in hoşnutsuz gözüken hali bile yanıltıcıdır.  Freud’un belirttiği gibi hiçbir haz durumu gözükmüyorken bir insan neden böyle bir tekrara yeltenir? Cevap basittir; Izcovich’ten alıntıladığımız şekilde, keyif aldığı için. Freud’un belirttiği gibi özne, semptomdan ikame doyum elde eder. Bu onun tek jouissance alma biçimidir.  Bu yüzden özne semptomun ediminden kolay kolay vazgeçmez.

                     Bu belirttiğimiz, tekrarın çekirdeğine doğru bir hareketle ilgilidir. ‘’Hiçbir praksis, psikanaliz kadar, deneyimin tam göbeğinde yer alan o gerçeğin en içteki çekirdeğine yönelik değildir’’ der Lacan ve şöyle devam eder: ‘’Bahsedilen gerçekle nerede karşılaşırız? Aslında psikanalizin keşfettiği şey bir buluşmadan, temel bir buluşmadan ibarettir— sürekli kaçan bir gerçekle buluşmaya çağrıldığımız bir randevudan ibarettir’’(Lacan,1964). Semptomun tekrarı hiç gerçekleşmeyecek bir buluşmadan ibarettir. Ve tekrar dönüp dolaşıp aynı noktaya gelir. Soll lch werden’de bahsedilenin, ben olmadığını vurgular Lacan. Freud’un tüm metinlerinde mesele lch’in hep almış olduğu anlamdır. ‘’lch —tabii yerini bilmek şartıyla— gösterenler ağının eksiksiz, tam mahallidir, yani öznedir, rüyanın oldum olası olduğu yerdir’’(Lacan,1964)  Burada vurgulanmak istenen şudur: Burası öznenin nihai dayanağının yeridir. Öznenin tutarlılığını garanti altına alan bir unsurdur. Şöyle ifade eder Lacan: ‘’Gerçeğin olduğu yerde, işte lch —psikoloji değil, özne— burada meydana gelmelidir. Ve orada olduğumuzu bilmenin tek bir yolu vardır, o da ağın yerini saptamaktır; peki bir ağının yeri nasıl saptanır? Tekrar tekrar aynı yere dönülür, geri gelinir, yoluna çıkılır, hep aynı şekilde doğrulanır ve Rüyaların Yorumu’nun yedinci bölümünde Freud’un Gewissheit’ı bir tek şurada teyit edilir: Beyler isterseniz rastlantı deyin, deneyimime bakacak olursam ben burada keyfi hiçbir şey göremiyorum, zira birbirlerini öyle bir doğruluyorlar ki rastlantı demeye bin şahit ister.’’(Lacan,1964)

          Bir tekrarlamanın burada keyfi ve rastlantısal vurgusu önemlidir. Zira tekrarın farklılıklarının noktasını gösteren en önemli noktadır. ‘’Tıpkı Kierkegaard gibi Freud da doğalın içindeki tekrarlamayla, ihtiyacın geri dönüşüyle uğraşmaz.’’ der Lacan ve şöyle söyler: ’’Tekrarlama yenilik ister. Yüzünü oyuna çevirir; yenilik oyuna boyut katar’’(Lacan,1964). Bir tekrarı tesadüfi ve keyfi kılığına sokan budur. Freud’un ‘’Haz İlkesinin Ötesinde’’ metninde vurguladığı da budur. Yalnızca saf bir tekrardan çocuğun hoşlanabileceğini söyler. Aynı hikayeyi, sonunu bile bile baştan dinleyebileceğini belirtir. Oysa belirli bir tekrar artık bir yetişkin için katlanılamaz boyuttadır. Bu yönüyle bahsettiğimiz tekrarın da ritüel olan bir tekrardan da ayırdığımızı belirtelim. Zira semptomun tekrarının, takıntılı bir şekilde yapılan belirli eylemsel hareketle alakası yoktur.

        Semptomun bu tekrarı Freud’un Haz ilkesi ile de çelişmez. Bu tekrar kendi içinde bir hazza dönüşür. Bu da elbette dürtünün hareketedir.  Semptomların Anlamı dersinde  histeri kadar popüler olmayan ‘’saplantı nevrozu’’ dan örnekler vermeye çalışır. Şöyle devam eder: ‘’Saplantı nevrozunda hastanın kafası aslında ilgilenmediği düşüncelerle meşguldür, içindeki ona çok tuhaf gelen dürtülerin farkındadır, ona zevk vermeyen, ama bir tür engel olamadığı şeyler yapar.’’ (Freud,1917). Semptom ile dürtü kavramını çoğu kez kullandığı gibi burada da kullanır Freud. Dürtüyü semptoma volan[1] olarak yerleştirir. Haz İlkesinin Ötesi metninde çok vurucu bir yorum yapar Freud: ’’O zamanlar canlı maddenin ölmesi hâlâ kolay bir şeydi; olasılıkla yaşam akışı yalnızca, doğrultusu genç yaşamın kimyasal yapısıyla belirlenmiş, kısa bir akıştı. Belli dış etkiler hâlâ yaşamakta olan maddeyi ilk yaşam akışından daha da uzaklaşmak ve ölüm amacına ulaşmadan önce çok daha karmaşık dolambaçlar yapmak zorunda bırakacak kadar değişene dek canlı madde belki de uzun bir süre bu şekilde sürekli olarak yeniden yaratılıyor ve kolayca ölüyordu. Tutucu dürtüler tarafından sadık bir biçimde izlenen ölüme uzanan bu dolambaçlı yollar bugün bizi yaşam görüngüleri tablosuyla karşı karşıya bırakacaktır’’(Freud,1920) Bu yazıda bahsedilen Gerçekle olan imkansız buluşmanın bir tablosunu müthiş bir anlatımla gösterir bize Freud. Dolambaçlar kelimesi özellikle Freud tarafından da italik olarak metinde vurgulanmıştır. İmkansız buluşmanın dolambaçlar yüzünden sürekli ıskalanması. Bir hedefin keyfinden çok yolun kendisi keyif biçimine dönüşmüştür.

         Bu film örneğiyle Virgil ile ilgili olan meseleyi ne tümden ele alır, ne de semptoma dair meselemize bir nokta koyar. Benzer semptom görüngülerini tipik olarak adlandırdığı rüyalara benzetir Freud. Şöyle ifade eder: ‘’Rüyaların açık içeriği büyük çeşitlilik ve bireysel farklılık gösterir; biz de analiz yoluyla bu içerikten neler çıkabileceğini ayrıntılarıyla göstermiştik. Ama bunların yanı sıra ‘’tipik’’ olarak adlandırmayı hakkeden, herkeste aynı şekilde ortaya çıkan, tekbiçimli içeriği bulunan ve aynı yorum zorluklarına sahip rüyalar da vardır. Bunlar arasında düşme, uçma, yüzme, ketlenme, çıplak olma ve diğer bazı kaygı rüyaları sayılabilir; bunlar, farklı insanlardan farklı yorumlara yol açar ve bu da bu rüyaların monotonluğunu ve tipikliğini açıklamaz‘’(Freud,1917). Semptomlar benzerliklerine göre elbette sınıflandırılabilir. Fakat bunların özünü, kişide oluşan hikayeyi ıskalar. Çünkü semptom aynı olsa bile öznenin ona dair ilişkisi özeldir.

          Başka bir örnek ise Aşk Yolcuları filmine dair. Charlotte Vale’nin hikayesi,  annesinden işittiği “çirkin ördek yavrusu” gösterini ile ilgilidir. Annesi, Doktor Jacquith ile kızı hakkında konuşurken ondan ‘’çirkin ördek yavrusu’’ olarak bahseder. Bu gösterene şahit olur Charlotte. yardımsever doktorun rehberliğinde, dengeli ve güzel bir kadın olarak ortaya çıkması için tedavi edilir; Tavsiyesinin ardından hayatı görmeye karar verir ve Güney Amerika’ya bir seyahat yapar. Orada, büyüleyici evli bir adamla ilişkisi olur; ancak, deliliğin eşiğinde olan kızı nedeniyle ailesini terk edemiyordur. Bu yüzden Charlotte eve yalnız dönmek zorunda kalıyor. Kısa bir süre sonra Charlotte, depresyona girer ve tekrar hastaneye yatırılır; akıl hastanesinde, sevdiği adamın kızı ile karşılaşır ve hemen ona travmatik bir bağımlılık geliştirir. Dr. Jacquith, Charlotte’a sevgilisinin karısının yakın zamanda öldüğünü bildirir, böylece artık evlenmekte özgürdürler; ama bu evliliğin kız için dayanılmaz bir şok olacağını ekliyor – Charlotte, kızın tek desteği, onunla delilik arasında son kayma arasında duran tek şey. Charlotte aşkını feda etmeye ve hayatını talihsiz çocuğa annelik yapmaya adamaya karar verir; filmin sonunda, sevgilisi onun elini istediğinde, ona sadece derin bir dostluk vaat ediyor ve teklifini şu ifadeyle reddediyor: ’’Yıldızlara sahip olabileceğimiz zaman neden aya ulaşalım?’’ – Zizek, sinema tarihindeki en saf ve dolayısıyla en etkili saçmalıklardan biri olarak nitelendirir bu sahneyi. Charlotte’yi ise sevdiği adamın kızına yönelten sahne; Sevgilisinin ona gösterdiği fotoğrafta kızından ‘’çirkin ördek yavrusu’’ olarak bahsetmesi. Böylece Charlotte, sevgilisinin kızı üzerinden tekrar bu gösteren tarafından yakalanır.

            ‘’Düşünce olarak anılmaya müsait bir düşünce, bulunduğumuz seviyede —sonuçta gene her şeyde kendini bulacak olsa bile— hep aynı şeyden kaçınır. Burada gerçek, hep aynı yere —öznenin, res cogitans’ın, düşündüğü zaman onunla karşılaşmadığı yere— geri gelendir’’ der Lacan(1964). Aslında geri gelinen nokta her daim Lacan’ın adlandırdığı Tuhke olarak adlandırdığı şans sonucuymuşçasına meydana gelen şeydir — şans sonucuymuşçasına deyişi tukhe ile ilişkisini yeterince ifade etmektedir. Şöyle der Lacan: ‘’Önce tukhe, geçen sefer söylediğim gibi bu kelimeyi, onu neden arayışında kullanan Aristoteles’in söz dağarcığından ödünç aldık— gerçekle karşılaşma  buluşma olarak çevirdik. Gerçek, automaton’un ötesindedir, dönüşün, geri gelmenin, haz ilkesince yönetildiğimizi görmemizi sağlayan o göstergelerin ısrarının ötesindedir. Gerçek her zaman automaton’un arkasında yatan şeydir ve bütün araştırmalarında Freud’un derdinin bu olduğu gayet açıktır’’(Lacan,1964). Freud ise Haz İlkesinin Ötesi Metninde şöyle der: ‘’Elbette söz konusu olan, doyuma götürmesi gereken dürtülerin eylemleridir; bunun yerine o zamanlar da sadece hoşnutsuzluk getirmiş olmaları deneyiminden hiçbir ders alınmamıştır. Buna rağmen zorlantının baskısıyla yinelenip dururlar’’ (Freud,1920).

             Tüm bunlarla ilgili olarak Miller’a atıfla şöyle diyebiliriz; semptomda bir söylenmek-isteneni fark etmeden önce, en azından, muhtemelen hiçbir anlam ifade etmeyen bir gösterenlerin eklemlenmesi olarak düşünebiliriz. Bu, bilgi olarak, yazılmayı bırakmayan bir bilgidir. Bu şekilde tanımlanan semptom, Gerçekte ki analist bilgisi içindir.

              Tekrar toparlamak gerekirse, bastırma semptomların oluşumuna önkoşuldur. Semptomlar ise bastırma tarafından alıkonmuş bir şeyin ikamesidir. Bunun ise cinsel arzuların doyumu olduğunu buluruz; semptomlar, hastanın cinsel doyumuna hizmet eder; hastanın yaşamında eksik olan bu doyumun yerine konan şeylerdir/ikamelerdir. Bu elbette jouissance’tır. Jouissance, konuşan öznelere yasaktır. Ve semptom, öznenin jouissance alma biçimidir. Şöyle der XX. Seminerde Lacan: ‘’Sizi bir işe yarar kılar, çünkü zevk alınmaktan ya da oyuna getirilmekten başka nasıl jouissance alacağınızı bilmiyorsunuz, zira bu tam da şu jouissance’tır ki olmaması gerekirdi’’(1972-73).

            Freud, semptomun esas olarak Wiederholungszwang’a, tekrarlama zorlamasına bağlı olduğu bulmuştur. ‘’Freud’un semptomun bir fiksasyonu ima ettiğini ve fiksasyon faktörünün bilindçışı Id’in tekrarlama dürtüsünde der Wiederholungszwang des unbewussten Es’de bulunduğunu belirttiği İnhibisyonlar, Semptomlar ve Kaygı’nın onuncu bölümüne atıfta bulunuyorum’’ der Miller (1997). Semptomlara bağlı olarak, semptomun özü, dürtünün sabitliği, Freud’un dürtünün talebi olarak adlandırdığı Triebesanspruch, zaten belirli bir şekilde Lacancı dürtünün talep modalitesinde kavramsallaşmasını öngörüyor. Freud’un tekrarlama kompülsiyonu (Wiederholungszwang)  hakkındaki en önemli tartışması bu tekrarı ölüm itkisi kavramıyla ilişkilendirdiği Haz ilkesinin Ötesinde yer alır.

             Psikanalizin temel ilkelerinden birine göre kişi sadece kompulsiyonun kökenini unuttuğu zaman bir şeyi tekrarlar, bu yüzünden psikanalitik tedavi ancak hastanın hatırlamasına yardım ederek tekrarlama döngüsünü kırabilir. Şöyle der Freud: ‘’Hekimin görmeyi yeğleyeceği biçimde onu geçmişe ait bir şey olarak anımsamak yerine bastırılmış malzemeyi çağdaş bir deneyim olarak tekrarlamak zorundadır. Böylesine beklenmedik bir kesinlikle ortaya çıkan bu canlandırmaların konusu her zaman çocukluk cinsel yaşamının bir kesimidir -yani, Oidipus karmaşasının ve türevlerinin- ve değişmez biçimde aktarım, hastanın hekimle ilişkisi alanında sergilenir.’’ Fakat hem Freud hem Lacan ayrı ayrı anımsama ile tekrar arasındaki ayrımı vurgular.  Freud şöyle izah eder: ‘’Ama sonra gittikçe açıklığa kavuştu ki, bilinçdışının bilince çıkarılması olarak saptanan hedefe bu yolla da tam olarak ulaşılamaz. Hasta kendi içinde bastırılmış olanın hepsini anımsayamaz, hele tam da en önemli olanı hiç anımsayamaz ve bu yüzden kendisine anlatılmış olan yapılanışın doğruluğuna ikna olamaz. Daha da ötesi, bastırılmış olanı hekimin tercih ettiği gibi geçmişe ait bir şey olarak anımsamak yerine o andaki yaşantı olarak yinelemeye zorlanmış olur’’(Freud,1920). Lacan’ın uyarısı ise şu şekildedir: ‘’Hatırlamanın daima bir sınırı vardır. Kuşkusuz daha kapsamlı hatırlamanın analiz dışında başka yolları da vardır, fakat bunlar tedavide işe yaramaz. Bu noktada bu iki istikametin —hatırlama ve tekrarlama— kapsamını birbirinden ayırmalıyız. Birinden ötekine zamansal bir yönelim olmadığı gibi tersinirlik de yoktur. Basit bir deyişle, birbirlerinin yerine geçemezler — hatırlamadan başlayıp tekrarlamanın dirençlerine takılmakla tekrarlamadan başlayıp hatırlamanın ilk adımlarını atmak aynı şey değildir’’(Lacan,1964). Lacan tekrarlama kompulsiyonunun en açık haliyle kendisini aktarımda sergilediğine işaret etse de tekrarlama kendi başına aktarımla sınırlı değildir. Tekrarlama kavramının aktarım kavramıyla hiçbir alakası yoktur. Tekrarlama gösterenler zincirinin genel bir özelliğidir, aktarım ise tekrarlamanın çok spesifik tezahüdüründen ibarettir. (Lacan, 1960-61).Tekrarlama semptomun pusulasıdır. ‘’Tekrarlama önce açık olmayan bir biçim altında kendini gösterir, yeniden üretim ya da var kılma gibi, edimde kendiliğinden olan bir şey değildir. İşte bu yüzden Edim’i büyük bir soru işaretiyle tablonun sonuna yerleştirdim; tekrarlamanın gerçekle ilişkisini konuştuğumuz müddetçe bu edimin ufkumuzda duracağım belirtmek için’’(Lacan,1964).  Lacan ayrıca önceki çalışmalarında da aktarımın simgesel boyutunu imgesel boyutundan ayırır. Bu ise başka bir yazı konusu olabilir.

         Son olarak Lacan’ın XX. Seminerde belirttiği gibi ‘’aklına gelen her şeyi söylemeyi değil -her şeyi söylemek olanaksızdır- aptal aptal konuşmaya davet ettiğimiz öznedir tamı tamına’’(1972-73). Derrida’nın belgeselinde sunucu şöyle bir soru sorar: ‘’Aşk hakkında ne demek istersiniz?’’ Derrida ise şöyle cevap verir: ‘’Aşk hakkında söyleyecek hiçbir şeyim yok. Bir soru sorun. Durduk yere aşkı inceleyemem. Bir soru sormalısınız.’’ Derrida’ya ithafen şöyle diyebiliriz; Tek başına semptom hakkında söyleyenebilecek bir şey yoktur. Sorulacak bir şey vardır. Izcovich’in metnine atıfla şöyle bitirelim: ’’Semptomun özünü yaratan ise ‘’Neden hep benim başıma geliyor?’’dan ziyade ‘’Neden ben sürekli bunu yapıyorum?’’ sorunun sorulmasıdır’’(Izcovich, 2016). Bu yazı semptomun tekrar ediminin ufak bir kısmını ele almıştır. Semptomla ilgili bir şeyler öğrenmek için gerekli olan bir yazı değil, bir soru ile beraber sizi aptal aptal konuşamaya çağıran analistle bir buluşmadır.

Kaynakça

  • Freud., S., Psikanalize Giriş Dersleri, çev. Selçuk Budak, Şubat 2018, Öteki Yayınevi
  • Heidegger, M., Teknik ve Dönüş & Özdeşlik ve Ayrım, çev. Necati Aça., 2015., Pharmakon Yayınevi

  • Izcovich, L., Analitik Semptom, çev. Ceren Korulsan., (Simgesel Psikanaliz Dergisi, Sayı:1,2017, Yaygın Süreli Yayınları
  • Lacan., J., Lacan., J., Psikanalizin Dört Temel Kavramı, çev. Nilüfer Erdem., Eylül 2013, Metis Yayınları
  • Miller., J., The Symptom: Knowledge, Meaning and the Real, 1997.
  • Soler., C., Histeri ve Obsesyon, 1989., çev. Oğuzhan Nacak, Tuba Alkan.
  • Lacan., Seminar XVII, The Other Side Of Psychoanalysis, çev., Rusell Grigg., 2007, W. W. Nortan & Company, Inc.
  • Lacan., J., Seminar VIII, Transference, çev., Bruce Fink., 2015, Polity
  •  Freud., S., Haz İlkesinin Ötesinde, çev. Ali Babaoğlu, Şubat 2001, Metis Yayınları
  • Lacan., J., Baba-nın-Adları., çev. Murat Erşen., Ekim 2014., Monokl
  • Lacan., J., Yine/Hâlâ, çev. Murat Erşen., Aralık 2019, Metis Yayınları

[1]  Gücü diğer zamanlarda motorun dönmesi için harcayarak hareketinin devamlılığını sağlayan büyük silindirik dişlidir. Dürtünün, semptomun hareketinin devamlılığını sağlayan öğesini vurgulamak amacıyla volan kelimesini kullandım.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: