YAS, EGO VE BEDEN

Yas kavramı, yas çalışması ya da yasın tutulması sosyal medyada pek moda oldu. Bundan dolayı da toplumsal bir saplantı haline geldi ve psikanaliz bir şekilde onunla ilişkili hale getirilmeye başlandı. Dolayısıyla bu toplumsal konjonktürü göz ardı edemeyiz. Bununla beraber şunu sorabiliriz: Neden bu kadar yas tutma isteği? İnsanlar, Freudyen  bir kavramı çağrıştıran “yas tutma çalışmasını” yapmaya teşvik ediliyor. Bir felaketin hemen ardından, bir ilişki biter bitmez veya kaybın ardından, bir idealin düşüşünden hemen sonra yas tut, yas tutmalısın, bunun yasını tut vb. (bir emir gibi) söylemlere maruz kalıyoruz. Bu anlaşılabilir bir durumdur, ancak emin olacağımız gibi, psikanalizin “yas çalışması”ndan anladığı şeyle popüler anlamda ‘’yas tutmanın’’ hiçbir ilgisi yoktur. Freud’un “yas çalışması” kavramını, özellikle 1917’de yayınlanan Yas ve Melankoli adlı büyük metninde geliştirdiğini biliyoruz. Kayıp yaşayan özne, gerçekte ne olup bittiğine dair aslında bir kafa karışıklığı içindedir. Bu kafa karışıklığının ardında elbette kayıp deneyiminin bilinçdışı boyutuna ulaşırız. O yüzden medya için “yas çalışması” kavramı ile psikanalitik “yas çalışması” kavramı, belirli bir onarıcı “psişik çalışma” fikrini çağrıştırsalar da farklı şeylerdir. Buradan, görünüşte görece olan bu farktan analitik yas sorunsalının kalbine ulaşmak için bu meseleyi yeniden ele almaya çalışalım.

Analitik katkı, kendini en başta  libido teorisi ile belli eder. Freud açıkça diyor ki: bizim kendi libido teorimiz var. Bunu her şeyden önce özet bir ekonomide ifade edecek olursak bir özne, bir nesneye (“kişi-nesne”) libidosunu ne kadar çok yatırırsa, bu nesne öznenin libidosunda bir aidiyet gibi o kadar sağlam ve anlamlı bir konum bulur. Ama elbette bu yatırımın karşılığı olarak nesne, öznenin kendisiyle olan ilişkisini istikrarsızlaştırma gücüne sahip. Bugün göreceğimiz gibi, nesneye her şeyinizi ne kadar çok verirseniz açtığı boşluk bir o kadar büyük oluyor.

Yas, ölüm, ayrılık ya da sadakatsizlik gibi durumlarda özneden bir nesne koparıldığındaki gibi libidinal bir çatlak olarak kendini gösterir. Artık tek bir varlık eksiktir ve dünyanın, elinizdeki işin, hayatın, keyif aldığınız şeylerin, yediğiniz yemeğin bir anlamı yoktur. Kliniğin onayladığı bir durumu da bir yandan görüyoruz.

Diğer yandan ilginç bir olgu daha var. Sevilen nesne, henüz varken de yasın konusu olabilir: Bu yazımda bu konuya detaylıca girmeyeceğim ama ‘kıskançlık’ bu minvalde bir yandan ele alınmalıdır. Kıskançlık ile ilgili yazımda yasın bu boyutunu ele almıştım[1]. “Varken bile yok olduğuna inanılan bir nesne için yas” gibi, kıskanç kişi, sevilen nesnenin var olmasına rağmen bir başkasının ele geçirdiğini ve artık kendisi için mevcut olmadığı gibi acı bir deneyim yaşamaya başlar. Bu nedenle kıskançlık bazı durumlarda her gün, hatta herhangi bir zamanda yinelenen bir yastır çünkü nesneden uzaklık sözde ihanetin yeni belirtileri aracılığıyla yeniden yaşanır.

Yas ve beden meselesine dair birkaç söz söylemek istersek şu soruyu sormak lazım: yastan sonra gelişen bedensel rahatsızlıklar nasıl açıklanabilir? Yas çalışmasında fark edilir ki, kaybedilen ‘kişi’nin (ya da idealin), ‘önemli’ bir nesne, yani öznenin ‘libidinal çıkarları’ için merkezi bir nesne teşkil ettiği ve kaybedildikten sonra öznenin kendisini şu anda ve vahşice ayrıştırılmış bulduğu ortaya çıkar. Nesnenin zorunluluktan mı yoksa kendi inisiyatifiyle mi kaybedildiği önemli değildir. Özne için kayıp etkisi aynıdır.

Yas belirtilerini biliyoruz:  Hüzünlü bir ruh hali değişikliğinin belirgin işaretine ek olarak, “dış dünyaya olan ilginin” az ya da çok bir şekilde azalması, “sevgi kapasitesinin azalması”, “eylemin engellenmesi” işe gitmek olabilir, arkadaşlarla buluşmak olabilir bu eylemlerin azalması.  Kısacası, yaslı kişi hem gerçekliği hem de ötekileri daha az sever ve harekete geçme arzusunu kaybeder. Kendi olmanın tadı kaybolur.

İlk yaklaşımda bu şekilde karakterize edilen yas, bedeni ne şekilde ilgilendirir ve etkiler?

Freud’un Ego ve İd metninde söylediği çok çok önemli bir cümleye sırtımızı verip, devam edeceğiz. Şöyle diyor Freud: ‘’ Ego’ nun oluşumunda ve İd’den ayrışmasında Algı sisteminin etkisinin yanı sıra bir başka etmen rol oynamış görünür. Bir insanın kendi bedeni ve daha da önemlisi bedeninin yüzeyi hem dış hem de iç algıları geliştirebilecek bir yerdir. Herhangi bir nesne gibi görülür ama dokunulmaya, biri içsel bir algıyla eşit olabilen, iki tür tepki verir.’’  Daha sonra şöyle devam ediyor: ‘’Ego ilk ve öncelikli olarak bedensel bir Ego’ dur;’’. Burada tabii ki bu meseleyi daha da açmak için bakmamız gereken yer ayna evresinin mantığı. Lacan şöyle diyor: ‘’ [Ayna evresi] ikili anlam yüklediğim bir fenomendir. İlk olarak, çocuğun zihinsel gelişiminde tayin edici bir dönüm noktası olması bakımından tarihsel bir değeri vardır. İkinci olaraksa beden imgesiyle kurulan zorunlu bir libidinal ilişkinin tipik bir örneğidir. ‘’ Ayna evresi egonun özdeşleşme yoluyla oluşumunun izahıdır; ego kişinin kendi ayna imgesiyle özdeşleşmesinin ürünüdür. Başka bir deyişle, ilk önce bir organın erojenleşmesi gibi bir ego yatırımı yoluyla kısmi dürtülerimizi (bir yanılsama olarak) birleştiriyoruz ve ikinci olarak, kendimize yatırım yaptığımız şekilde ötekinin egosuna yatırım yapıyoruz. Ayna evresinin mantığına göre parçalanmış bedeni, libidinal döngü yoluyla, imajı her zaman bizimkinden daha eksiksiz olan/ya da olduğuna inanılan imgeyle birleştirilir. Daha sonra olan herhangi kayıptan, ayrılıktan sonra gelen semptomlar bununla alakalıdır. O yüzden bedenin yaralanmasına benzer şekilde, böyle bir kayıp, psişik bir kargaşaya neden olur.

Bu mesele ile ilgili şöyle diyor Nasio: ‘’Aslında bir sevgi bağının kopmasının yarattığı şok, şiddetli bir fiziksel saldırıyla tetiklenen şoka benzer: Psişik sistemin dengesi sekteye, haz ilkesi yıkıma uğramıştır.Sarsıntıya uğramış ego, her şeye rağmen altüst oluşunu kendi kendine fark etmeyi, yani içeride, kopuşun etkisiyle başıboş kalan itkisel gerilimlerin sapkınlığını tespit etmeyi başarır. Bu karışıklık, dayanılmaz içsel bir acının yoğun olarak hissedilmesiyle bilinç düzeyinde çabucak algılanır. Öyleyse, bu sefer de metapsikolojik bakış açısından değerlendirilmiş ikinci bir aşk Acısı tanımı önerelim ve acının bilinç düzeyinde, fiziksel acıda olduğu gibi egonun bedensel kabuğunun zorlanmasından değil, seçtiğimizle bizi bağlayan bağın ani kopuşundan kaynaklanan itkisel sarsıntı (travma) halinin ego tarafından -içe dönük olarak- algılanmasını ifade eden duygulanım olduğunu söyleyelim. Yani aşk acısı Travmatik bir acıdır.’’

Bedenin olayı aynı zamanda travmayı da bir “yara” ile özdeşleştiren durumu, bize bunu hatırlatıyor.  Bedenin kabul ettiği diğer tarafın çöküşünü takiben, psişik aygıt için tam olarak yönetilemez olan bir uyarım artışının sonucu olarak bedende bir açıklık yaratır. Böyle bir kaybın etkisi “travma” terimini gerçekten de hak ediyor. Kayıp, kısa bir süre içinde psişik yaşama o kadar güçlü bir uyarım artışı getiren olaydır ki, bunun normal ve olağan bir şekilde ortadan kaldırılması veya detaylandırılması başarısız olur ve bunun sonucunda psişik girişimde kalıcı rahatsızlıklar ortaya çıkar. Bu denli güçlü bir etkili ile  ‘’psişik aygıtın’’ sarsılmasına bedenin dekompansasyonu eşlik eder.  Bedenin dengesi somatik bir bozukluğun ortaya çıkmasıyla bozulur, böylece organlar arasındaki ‘doğal’ telafiler, tıp tarafından kabul edilen temsile göre artık işlev görmez.

İlkeyi artık görebiliyoruz: birini (libidinal terimlerle “bir nesneyi”) sevmek, kişinin kendi bedensel libidinal – narsisistik ekonomisini bu nesne aracılığıyla düzenlemektir.  Nesne, öznenin dürtü montajını bir arada tutar.  Ötekini kaybetmek ‘insanı hasta eder’.  Dahası, belirli tutkulu konfigürasyonlarda öteki, varlığıyla (“beni hasta ediyorsun!”) olduğu kadar yokluğuyla da (“seni özlüyorum!”) acısına neden olabilir. Yani buradaki yakınlaşıp, uzaklaşmanın hareketini de sezebiliyor insan. Bir sevgili hayatınızın çok merkezinde olursa, çok yakınlaşırsa duyduğunuz tiksintiyi, soğumayı ama o uzaklaşınca içinizde beliren kaygıyı ve özlemi duyumsayabilirsiniz. 

Kaybedilen öteki, bedenin parçalarını – fantazm olarak – özneden almayı asla bırakmaz. Yas böylece nesne yatırımıyla ve aynı zamanda narsisizm ile orantılı bir somatizasyon tepkisi üretir. Buna bağlı olarak, somatizasyonun, kaybın melankolik kaderinin durma noktasını işaret eden şey olduğunu fark ederiz. Bu ne demek? Özne ‘’somatize olarak’’, kaybın ardından hastalanarak, ‘’darbeyi hisseder’’ ve aynı zamanda, nesnesinin kaybedilmesiyle başlayan dağılması sürecini tam olarak kontrol altına almaya çalışır. Burada bedensel fenomenleri görebiliyoruz.

Daha sonrasında yas, beden aracılığıyla oynanır: bu olgu gerçekten de klinik olgularda karşımıza çıkarak kendi kendi doğrulamıştır. Yas ilk olarak ‘’derin acı veren bir ruh hali bozukluğu’’ ile duyurulur.  “Bireysel” düzeyde keder, özne üzerinde bıraktığı fiziksel izlerle kendini gösterir.  İlk bakışta, “sıkıntılı”, ‘’üzüntülü’’ olan yüz ifadelerinden, motor hareketlerinin çöküşünden, bir adamın ya da bir kadının “birini” ya da “bir şeyi” kaybetmiş olduğunu anlayabiliriz.  O zaman yas, bir kayıp indeksi olarak açıkça okunabilir.  Yas, yalnızca duygulanımsal değil, aynı zamanda kendisini fenomenal olarak bedenselleştirme biçiminde sunar.  Sadece yasın beden üzerinde etkiler yarattığı açıkça görülebilen durumlarda değil, belirli bir duygulanımsal rejiminin bulunduğu yerde, bilinçdışı bir yasın gerçekten de varsayılması gerektiğini anlayabiliriz. Yani şunu demek istiyorum; duygulanımsal, motor faliyetsel olsun biz dış fenomenlerle değil, kaybın bilinçdışı boyutu ile ilgilenmeliyiz.

Gözle görülür bir duygulanımı olmayan, sessiz yas tutanlar da vardır – bunların en azından şiddetli olmadığını düşünmek yanlıştır.  Yasın ciddiyetini yalnızca duygulanımın yoğunluğuna bakarak yargılamanın maceraperestlik olacağının kanıtıdır bu.  Yasın üzüntüsü, illa çökkün kişilerde değil, hiç bitmeyen partilerde de aranabilir. İlginç mani hallerinde, hiç bitmeyen alışverişlerde, sürekli yapılan toplu programlarda ve eve her gün gelen trendyol paketlerinde. Davranış biçiminden önce, anlam ve önemini ortaya koyduğu ölçüde, kayıp olarak nesnenin bilinçdışı mantığı tarafında okunmalıdır. Bedene çarpması, sessizde olsa kişiye yaptığı etki vs. Somut olarak tanımlamamız gereken şey, yası bedenselleştirme kaderine neyin adadığı ve bilinçdışı bedenselleştirmede yasla bu ilişki tarafından neyin aydınlatıldığıdır. Kalıpları hepimiz biliriz: bir kişi bir kayıp deneyimiyle karşı karşıya kalır, bir eşin veya yakın bir akrabanın ölümü, bir evlilik veya aile ayrılığı ve ardından – tesadüfen – bir ‘sağlık sorunu’ ortaya çıkar.  Feci bir kayıp deneyimini takiben sağlıklı insanlara bir şeyler olur.

Peki bu kayba karşı bedensel savunma nasıl çalışır?  Hastalanan beden bu işlevi nasıl yerine getirir? Dikkate alınması gereken önemli bir nokta, bedensel narsisizm aracılığıyla yeniden bağlanma işlevidir.  Burada bir örnek bizi yönlendirebilir:  Freud, travma durumunda, bir yaranın varlığının sıklıkla kaybın patolojikleştirilmesi gibi aşırı bir durumu önlediğini belirtmektedir. Şöyle diyor Nasio: ‘’ Sevilen nesnenin kaybedilmesiyle oluşan itkisel bunalımla karşı karşıya kalan ego kendini toplar: Ayakta kalan tüm güçlerine başvurur -kendini tüketmeyi bırakır- ve bu güçleri tek bir noktada, kayıp sevgilinin psişik tasarımında yoğunlaştırır. O andan itibaren ego kaybettiği varlığın zihindeki imgesini canlı tutmaya çalışmakla meşguldür. Sanki kayıp ötekinin imgesini büyüterek onun gerçek yokluğunu telafi etmek istemektedir.’’

Aslında özne, travmatik kaza nedeniyle felakete uğrayan ekonomiyi organın yerel düzeyinde yeniden yatırıma dönüştürebilir.  Bütün psişik enerji bedensel yaranın zihinsel temsili üzerinde yoğunlaşırken, egonun fiziksel acının oluşumu karşısında gösterdiği savunmaya yönelik olan aynı kasılmayı tanımlıyoruz. Yaralarını yalayan bir canlı gibi, bu yaraların etrafında yeni bir ekonomiyi yeniden organize eder. Travmatik bağlamlarda, diğer şeylerin yanı sıra, yasın açıkça mazoşist yollarla devam etmesini sağlayan ‘kendini sakatlama’ pratiklerine ışık tutan bir yara oluşturulabileceğini de ekleyebiliriz. Kendini kesme davranışları da buraya bir örnek olabilir. Hepsi için değil tabii ki. Ama psişik bir acıyı, yani kontrol edilemez bir acıyı kontrol altına almak için beden de oluşturulan yaralar, kesikler. Acıyı bir yere kaydırmayı ve orada toplamayı hedefleyebilir bazen.

Diğer yandan Freud, kaybın oral arka planına açıkça işaret etmiştir.  Oral evrenin artçı etkileri, “kişinin sevilen ve takdir edilen nesneyi yiyerek bünyesine katması” ve “aynı zamanda onu olduğu gibi yok etmesi” gerçeğinden oluşur – ki bu da özdeşleşme işlevine karşılık gelir.  Bu açıklama bize yastan somatizasyona kadar bilinçdışı dinamiğe dair önemli bir ipucu sağlar.  Birleştirmenin nesneyi aynı anda hem sevmenin hem de yok etmenin bir yolu olduğunu hatırlıyoruz (bulimik durum bazen bunu çok iyi göstermektedir). Somatizasyon, kaybedilen sevilen nesneyle özdeşleşmenin hastalıklı bir biçimi ve aynı zamanda fiziksel olarak onun üstesinden gelmenin bir yolu olarak görünür. Tekrar ediyoruz kayba karşı beden ile verilen bir mücadele.

Bu durum bazı anoreksik özneler için son derece doğrudur. Elbette Anoreksiya için tek neden bunu diyemeyiz ama  bu sözde “zihinsel” durumun fiziksel depreminde, büyük ve yıkıcı bir somatizasyon, aşk nesnesine ilişkin bir yas tepkisi tanımalıyız.  Bu, aşk talebi ile nesne ilişkisi arasındaki bağlantıyı gösteren bir ‘açlık grevi’ şeklini alır.  Anoreksik artık yemek yemeyerek, Lacan’ın tabiri ile ‘’hiçi yiyerek’’, bir bakıma beden üzerindeki yas sürecini frenlemeye çalışır. Bu çocukluğun yası, çocuk bedeninin yası vs olabilir.   Nesnenin hakikat anı olan ergenlikte ortaya çıkan ezeli bir kaybın yasını tuttuğunu gösterir.

Freud’un gözden kaçan ama çok kritik bir cümlesi var: ‘’nevroza yatkın olan bir insan örneğinde, bir patolojik bedensel değişim, (iltihaplanma ya da belki yaralanma yoluyla) Belirti oluşumu etkinliğini başlatması hiç de ender olarak gerçekleşmez…’’ Somatik semptomun bilinçdışı işlevi açısından önemini gösterdiğimiz Freud’un bu önerisi, kaybın somatik kaderine ışık tutmaktadır. Bu cümleyi yas ile açıklamıyorum sadece örnek olarak kullanıyorum. Çünkü bize bilinçdışı ve somatizasyona dair ışık tutan bir cümle.  Kaybın gerçekliğini ortaya koyan yas, fanteziyi, yani nesneye yapılan yatırımı destekleyen şeyi yerinden oynatmaya maruz bırakır.  Somatizasyon ile fantazmın kaderi arasındaki bağlantı nedir?  Yasın travmatik etkisi altında fantazmın gerçek bedensel kaynağına geri döndüğünü varsayabiliriz. Söze dökülemeyen yas, öznenin bedeni üzerine çalışır. Öyle ki kayıp nesne, bedene yeniden girmeye çalışır. Bitmek bilmeyen doktor kontrolleri ve kan tahlilleri başlar. Cilt rahatsızlıkları, kronik baş ağrıları vs (her özne için değil elbette). Gerçekten de fantezinin dürtü kaynağını hatırlamalıyız. Bu dürtünün bedensel, devinimsel hareketleri ile ödipal alandan gelen “nesne parçaları” arasında bir “kaynak” meydana gelir. Yani yukarıda anlattığım, bedenin narsisistik libidinal ekonomisini dengeleyen nesne seçimler.  Sonraki nesneler, bu kökensel nesne seçimlerini miras aldıkları için libidinal olarak daha fazla yatırım yapılacaktır.  Yani kişi babasının bakışlarını taşıyan insanlara aşık olabilir. Annesinin gülüşüne sahip insanlara ya da onların göz renklerini karakter yapılarını taşıyan insanlara aşık olabilir. Tabii bunun sonucu hayal kırıklığı olabilir. Aşk, bir yanlış anlamanın ürünü olarak görülüyor buralarda.  Suyun altında ıslanan babayı gören çocuk, ilerde yağmurda yürüyen adamı gerçek aşkı sanabilir. Bu durum aşkın kendisinin, fantazmın nesne ile ‘uyumu’nu gösterebilir.

Dolayısıyla konjonktürü görebiliriz: önemli bir nesnenin yası tutulur ve onun etrafında merkezlenen fantazmatik ‘’montaj’’ bir kayıp deneyimi ile çatlar, hatta çöker. Bunun hemen sonucu, bilinçdışı fantazm, arzuyu ve buna bağlı olarak gerçekliği destekleyen kurgulara artık yerleşemediği an da öznenin büyük bir yönelim bozukluğuna uğramasıdır – ağır kayıplardan sonra ortaya çıkan baş dönmesi deneyimi  çok etkili bir şekilde kendini gösterebilir. Somatize edilmiş yas bağlamında bizi ilgilendiren olay şudur: Nesne kaybolur kaybolmaz, fantazm yerinden oynama eğilimindedir ve bunu yaparken, hastalıklı mayalanmasında tam anlamıyla oto-erotik olan kaynağına geri döner. Yani bedene. Yani egoya geri döner. Şimdi bu konuyu aydınlatmak için Freud’un Yas ve Melankoli makalesinde müthiş bir cümlesi var: ‘’Eğer kişi bir melankoliğin çok sayıda ve çeşitli kendini suçlamalarını sabırla dinlerse sonunda bunların en şiddetlisinin hastanın kendisine hiç uymadığı ama küçük düzeltmelerle başka birine, hastanın sevdiği ya da sevmiş olduğu ya da sevmesi gereken birine uyduğu izleniminden kurtulamaz. Gerçeklerin sınandığı her durumda bu varsayım doğrulanır. Böylece klinik tablonun anahtarını bulduk: kendini suçlamaların sevilen bir nesneye karşı olup da oradan hastanın kendi Ego’ suna aktarılmış olan suçlamalar olduğunu kavradık.’’ Bu cümlenin bir sürü sonucu olabilir ama şu an odaklanmamız gereken yer tam da ifade etmeye çalıştığımız yer. Kaybolan nesnenin yerini yatırım olarak, yani dürtülerin devinimi olarak bir nesne neticesinde ego olabilir. Yani kaybedilen nesneye olan öfke, sadistik düşlemler, ikircikli duygulanım (bir kendimi seviyorum, bir nefret ediyorum) sitem kişinin kendisine doğru olabilir. Kayıptan sonra bedene olan zarar verici davranışlar aslında bazen ötekine yönelik bir anlam taşıyabilir. Neredeydi şu an hatırlamıyorum ama Freud, intihar ile ilgili ‘’ötekine yönelik kusursuz bir cinayet’’ demiştir. Her intihar olgusu için değil tabii ki. 

Ve tam 6 yıl sonra 1923 tarihli Ego ve İd metninin 3. Bölümü olan Ego ve Süper-ego bölümünde şu satıları söylüyor Freud, Yas ve Melankoli metnine atıfla: ‘’ Bu noktada alanımızı biraz daha genişletmeliyiz. Acı verici melankoli hastalığını açıklamayı [ondan yakınanlarda] kaybedilmiş olan bir nesnenin Ego içinde tekrar kurulduğunu varsayarak başardık – yani, bir nesne yükünün bir özdeşleşmeyle yerdeğiştirdiğini. Ancak o sırada bu sürecin önemini tam olarak takdir etmemiştik ve ne kadar yaygın ve tipik olduğunu bilmiyorduk. O zamandan sonra bu türden bir yerdeğiştirmenin Ego’ nun aldığı biçimi belirlemede büyük bir payı olduğunu ve onun “karakteri” olarak adlandırılan şeyin kuruluşunda önemli katkıda bulunduğunu anladık.’’ Daha sonra aşağıdaki satılarda şöyle devam ediyor: ‘’Bir insanın cinsel bir nesneden vazgeçmesi gerektiğinde oldukça sık olarak bunu ancak, melankolide olduğu gibi, nesnenin Ego içinde kurulması şeklinde tanımlanabilecek olan bir değişim izler; bu yerdeğiştirmenin tam doğasını henüz bilmiyoruz.’’ Ve son olarak şunu ekliyor: ‘’Bu özdeşleşmenin İd’in nesnesinden vazgeçebildiği tek koşul olması da mümkündür.’’

Daha sonra örnek olarak, hastalık hastası tarzında bir dizi beden hareketine tanık oluyoruz. Yas sonrası bedende oluşan rahatsızlık, kişi üzerindeki dürtünün tersine dönmesini ve “libidonun ego içinde gerilemesini” işaret eder.  Bedene, sözcükler olmadan, dinlendirilmeyen, konuşulamayan kaybı temsil etme ve onu semptom olarak gösterme potansiyelini veren de budur.

Peki son olarak neden egoya, beden olarak egoya bunlar olur? Klasik anlamda basitleştirirsek, bu anlatacağım çok çok basit, Cinsel dürtüler / ego dürtüleri (kendini koruma) karşıtlığından yaşam dürtüleri / ölüm dürtüleri karşıtlığına geçen dürtü diyalektiğinin yeniden düzenlenmesi, somatizasyonun anlamının radikal bir şekilde yeniden okunması anlamına gelir.  Nabızsal beden, birleşme eğiliminde olan nabızsal güçler ile ayrışmayı hedefleyen nabızsal güçlerin – “yaşama”, “ölüme” – karşı karşıya geldiği yerdir. Dolayısıyla nabızsal beden her zaman fiilen iç savaş halindedir. Ve bu savaşı dengeleyen şeylerden biri de nesne.  Dolayısıyla kayıp travmasının etkisi zorunlu olarak itkilerin parçalanmasına ya da dağılmasına yol açar. Bu nedenle, yasın virülansındaki travma, etkisiz hale getiren bir faktör olarak hareket eder. Özneye, “öz-beden”e yöneltilmiş bir saldırganlıkla kendini gösterir.

Bu, ölüm dürtüsünün feci somatizasyonun nedeni olduğu anlamına gelmez.  Aslında hiçbir şeyin ‘nedeni’ değildir.  Daha ziyade, yaşam ve ölüm dürtüleri arasındaki ittifakın bozulduğu ve böylece öznenin regresyonu gerçekleştirdiği anlamına gelir. Dolayısıyla nesnenin kaybı, savaş alanını bedende bulan bu parçalanmanın kapılarını açacaktır.  Yasın gerçek somatik boyutunu açan da budur – beden kaybın önüne geçerek onu sembolize etmeye çalışır.  Beden daha sonra kayıptan zevk aldığı için değil, yasına bilinçdışı önemini veren kayıpla olan bu karmaşık ilişkiyi yapılandırdığı için kayıptan hoşnut hale gelir. Bu işlemler olduktan sonra kaybolan nesnenin ortaya çıkması kişide ters etki yapabilir. Yani özlenen nesne artık özlenmez ya da tekrar dönse bile eskisi gibi bu nesnenin kişi üzerinde bir etkisi olmaz. Zaten bir yas çalışması, bugün az da olsa görüldüğü gibi özdeşimlerin, libidinal ekonominin, bilinçdışı fantazmın ve öznenin tarihini çalışmayı içerir. Ve elbette bu çalışmadan sonra nesne artık eski nesne değildir. Yani giden ile geri gelen nesne aynı değildir ve bir fark vardır.

Peki son olarak şunu diyebiliriz özet olarak; kayıp ile beraber yas, öznenin bedeni üzerinde çalışır, öyle ki kayıp nesne, egosal bedene yeniden girmeye çalışır ve her girişimde yarayı yeniden açar. Yine aynı cümleyi tekrar edersek, bedenin zekası böyledir, tam da bunu söylemenin imkansız olduğu anda, nesneyle ilişkiyi işaret etmek için savaşır. Belirli ve önemli gün ya da tarihlerde hep hastalanmak. Bedenin hafızasıdır.  Yasın olduğu yerde beden ortaya çıkmaya çalışır.

Kaynakça

  • Evans., D., Lacancı Psikanalize Giriş Sözlüğü, çev. Umut Yener Kara- Turgay Sivrikaya, Islık Yayınları, 2019
  • Freud., S., Psikopatoloji, çev. Hakan Atalay, Aralık 2013, Payel Yayınları
  • Freud., S., Ruhçözümlemesine Giriş Konferansları, çev. Dr. Emre Kapkın – Ayşen Tekşen, Mart 2016, Payel Yayınları
  • Freud.,S., Metapsikoloji, çev. Dr. Emre Kapkın – Ayşen Tekşen, Şubat 2013, Payel Yayınları
  •  Nasio, J-D., Aşk Acısı, çev. Hatice Bakanlar-Canan Coşkan, 2007, İmge Kitabevi Yayınları

[1] https://batuhandemir.net/2023/06/05/kiskanclik-ve-yas-uzerine-i/

“YAS, EGO VE BEDEN” için bir cevap

Beden ve Fantazm – Batuhan DEMİR için bir cevap yazın Cevabı iptal et