Olumsuzlama (Verneinung) meselesi her ne kadar göz ardı edilse de analitik çalışmalarda analizanın söylemindeki en önemli pusulalardan biri olmaya devam eder. Hiçbir şekilde rafa kaldırılmaması gereken bu kavrama burada genel hatlarıyla bakacağız. Kavramın daha detaylı ele alınış biçimlerini ise olumsuzlama üzerine olacak sonraki yazılarımda geliştirmeyi ve hatlarını belirginleştirmeyi umuyorum.
Verneinung (olumsuzlama) üzerine makalesinde Freud, daha en baştan analitik tekniğin sağlamlığını kuran şeye gönderme yapar. Aslında Freud, olumsuzlama meselesini psikanalizde olmazsa olmaz koşullardan biri olan serbest çağrışımın sağladığı bir mefhum olarak örtük biçimde sunar: ‘’Analizanlarımızın psikanaliz çalışmasında çağrışımlarını ileri sürüş biçimi bize bazı ilginç gözlemler yapma olanağı sağlar.’’
Miller’in vurguladığı gibi, birine konuşma özgürlüğünün verilmesi onun kendisini tekrara sürüklemesine yol açar. Bu konuşma aracılığıyla analizan, belirli temalar etrafında döndüğünün farkına varır. Yani bir indirgeme işlevi vardır. Diğer yandan çağrışım esnasında bilinçdışının diğer formasyonlarını görme olanağı elde ederiz. Yani daha ilk cümleden Freud, çağrışımın zorunlu olarak bir olumsuzlamayı mümkün kıldığını bize göstermeye çalışmıştır.
Hakikati aynı anda hem reddeden hem de açığa vuran şaşırtıcı olumsuzlama olgusuna ilişkin Freud’un verdiği birçok örnek vardır. Mesela ilk girişinde bir analizan, rüyasındaki kadın figürünün annesi olmadığını söylediğinde, ki bu yazıda buna fazlasıyla bakacağız, Freud bu yanıtı aslında onun annesi olduğunu açığa vuran bir ifade olarak yorumlar: “Düşteki kişinin kim olabileceğini sordunuz. Annem değil.” Bunu “O halde annesi” olarak düzeltiriz. Diğer örnek ise bir analizan, uzun zamandır baş ağrısı çekmemiş olmasının ne kadar hoş olduğuyla övündüğünde (ki övünme meselesine ayrıca değinecektir kendisi), Freud bunu atağın çok da uzak olmadığına işaret eden bir belirti olarak yorumlar:
”Uzun süredir baş ağrılarımdan birini yaşamamış olmam ne iyi.” Ama aslında bu, öznenin henüz inanmaya istekli olmasa da yaklaşmasına karşı duyarlı olduğu bir krizin ilk bildirimidir.’’
Freud, verdiği örnekler aracılığıyla, olumsuzlama yardımıyla bastırılanın daha kabul edilebilir bir şekilde bilince çıktığından bahseder. Freud’un verdiği ilk örnekte analizan, söylemek üzere olduğu şey dikkate alındığında kendisine atfedilebilecek bir düşünceyi reddeder: “Şimdi aşağılayıcı bir şey söylemek istediğimi düşüneceksiniz ama gerçekten böyle bir niyetim yok.”
Freud, ardından analizanda olup biten şeyin ne olduğunu düşündüğünü şöyle ifade eder: “Bunun henüz akla gelmiş bir düşüncenin yansıtma yoluyla bir reddedilmesi olduğunu anlarız.”
Bir olumsuzlama için tipik olan şey, analizanın bir olguyu adlandırmasıdır; ancak bu adlandırmanın doğru olmayan bir şeymiş gibi yanlış biçimde reddedilmesidir. İkinci örnek, Freud’a içinde bir kadın figürünün yer aldığı bir rüyayı anlatmış olan bir analizanla ilgilidir. Freud vakayı şöyle aktarır: “Düşteki kişinin kim olabileceğini sordunuz. Annem değil.” Bunu “O halde annesi” olarak düzeltiriz. Yorumumuzda olumsuzlamayı göz ardı etme ve çağrışımın yalnızca ana konusunu seçme özgürlüğünü kullanırız. Sanki hasta şöyle demiştir: “Bu insanı düşündüğümde aklıma annemin geldiği doğru ama çağrışımın önem taşımasına izin vermeye niyetim yok.”
Bu ikinci örnek üzerine yaptığı yorumlarda Freud, olumsuzlama olgusunu kurucu nitelikte gördüğü iki boyut açısından son derece açıktır. Bir yandan bir etiketleme olgusu vardır. Freud bunu, rüyadaki bilinmeyen figür ile bilinen bir figürün (anne) ilişkilendirilmesi, yani çağrışımsal bir bağ kurulması olarak betimler. Lakin olumsuzlamada olan biten, rüyadaki bilinmeyen figür ile anne figürü arasında iki imgenin basitçe ilişkilendirilmesi değildir; daha ziyade daha önce bilinmeyen bir olgunun adlandırılmasıdır.
Olumsuzlamanın diğer kurucu öğesi ise analizanın gerçekleştirdiği bu adlandırma etkinliğinin olumsuzlanmasıdır. Freud, bir reddetme içindeki olumsuzlamayı ilk örnekte ortaya çıkmış olan bir düşüncenin reddi olarak; ikinci örnekte ise “çağrışımın geçerli sayılmasına izin vermeme” yönünde bir isteksizlik olarak yorumlar.
Freud’un üçüncü örneği, bilinçdışı süreçlerin işleyişi konusunda Freud tarafından halihazırda bilgilendirilmiş bir nevrotikle ilgilidir. Freud, analizanın kendisine şunları söylediğini aktarır: “Yeni bir obsesif fikrim var… ve bunun şu ya da bu anlama gelebileceği hemen aklıma geldi. Ama hayır; bu doğru olamaz, yoksa aklıma gelmezdi.” Freud, analizanın bu ifadelerini şu şekilde yorumlar: “Tedavisinden edindiği gerekçelere dayanarak reddettiği şey, elbette, obsesif düşüncenin doğru anlamıdır.” Bu örnekte de yeniden iki momentle karşılaşırız: 1) Freud’un “tanımayış” olarak adlandırdığı şey ve 2) yeni gibi duran obsesif düşüncenin bilince gelmesi.
Freud, makalesinin üçüncü paragrafında incelemek istediği olgunun ne olduğunu kavramsallaştırmaya başlar. Şöyle yazar: ‘’Dolayısıyla bastırılmış imge ya da düşüncenin içeriği, olumsuzlanmış olması koşuluyla, bilince geçebilir. Olumsuzlama, bastırılmış olanın dikkate alınmasının bir yoludur; aslında bastırılmış olanın kabullenilmesi olmasa da bastırmanın kalkışıdır.’’
Freud burada olumsuzlamanın üçüncü anının ardından arkadaki mekanizmayı açık biçimde devreye sokar: bastırma.
Bu durumda olumsuzlama, bastırılmış ve bilinmeyen bir olgunun bilince yolunu bulmasını sağlayan bir mekanizma olarak anlaşılır. Freud, bastırılmış olanın bilince girmesini mümkün kılan bu olumsuzlama mekanizmasını o denli temel görür ki, bastırılmış ve dolayısıyla bilinçdışı olan bir şeye ilişkin bilgiyi açığa vurmakta zorlanan analizanın çalışması için yeni bir teknik önerir. Freud şöyle yazar: “Neyi bu durumda hayal edilmesi en olanaksız şey olarak kabul edersiniz?” diye sorarız. “O sırada neyin aklınıza hiç gelmeyeceğini düşünüyorsunuz?” Eğer hasta tuzağa düşer ve en inanılmaz olduğunu düşündüğü şeyi söylerse neredeyse her zaman doğru itirafta bulunur.’’
Freud’un bu yeni tekniği icat edebilmesi ve dahası bu tekniğin etkili olabilmesi için hem anlam üretiminin iki ayrı merkezinin var olması hem de bu iki merkezin ürettiği anlamların birbiriyle bağdaşmıyor olması gerekir. Freud, anlam üretiminin bu iki sistemi arasındaki uyumsuzluğu bilince kurtarıcı bir düzenek sağlayarak ele alır. Freud, hayal edilebilecek en olasılık dışı şeyin ne olduğunu ya da analizanın düşüncesine en uzak olan şeyin ne olduğunu sorar. Böylece Freud, bilince keşfetmeye davet edildiği hakikate karşı bir mesafe alma olanağı tanır ya da başka bir deyişle bilince gördüğü şeyi olumsuzlama imkânı sağlar. Freud, analizanın bunu kabul edip aklından en uzak olduğunu düşündüğü şeyi betimlediğinde neredeyse her zaman bilinçdışını doğru biçimde betimlediğini gözlemler. Freud, izleyen paragraflardan birinde bir reddetme içindeki olumsuzlamayı “Bu bastırmayı yeğleyeceğim bir şey” ifadesiyle ele alır. Olumsuzlama olarak bir yargı, bastırmanın entelektüel yerine geçenidir; “hayır”ı bastırmanın ayar damgası, menşe belgesidir “Alman Malı” olarak adlandırır.
Bir olumsuzlama, bastırılmış olan olguyu doğru biçimde adlandırır; her ne kadar bu adlandırmanın doğruluğunu kabul etmese de. Bastırılmış olanın adlandırılması ve özellikle de doğru biçimde adlandırılması, Freud’un “olumsuzlama” olarak adlandırdığı olgu altında incelemek istediği muammanın asli boyutlarıdır.
Lakin olumsuzlama ile ilgili durum, Freud’un elbette 1925 yılında keşfettiği bir olgu değildi. Çalışmalarının daha ilk başlarında analizanı dinlerken sezdiği bir olguydu. Zira Freud, incelemeyi amaçladığı olgu türüne ilişkin dördüncü örneği burada vermiştir. Bu örneğin ana metinde değil de bir dipnotta yer alması, Freud’un da bu örneğin çekirdek olgunun bir tür uzantısı olduğunu hissetmiş olabileceğine işaret eder. Nitekim Freud, bu dördüncü örnekte aynı sürecin işlediğini ileri sürer; ancak bu sürecin ilk üç örnekte işleyen süreçle özdeş olduğunu iddia etmez. Freud’un “övünme” olarak adlandırdığı bu yeni örneği betimleyişi şöyledir: ”’Uzun süredir baş ağrılarımdan birini yaşamamış olmam ne iyi.’ Ama aslında bu, öznenin henüz inanmaya istekli olmasa da yaklaşmasına karşı duyarlı olduğu bir krizin ilk bildirimidir.’’
İlk bakışta, bu yeni örnekte analizanın yanlış bir ifade dile getirmediği ileri sürülebilir. Analizanın uzun zamandır baş ağrısı çekmediğini söylemesi doğru görünmektedir. Dolayısıyla bu örneğin uyumsuz olduğu söylenebilir; çünkü burada Freud’un incelediği olguya özgü bir biçimde olumsuzlama söz konusu değildir. Ne var ki Freud’un eserlerinin geri kalanına bakıldığında buna benzer başka örneklerin de bulunduğu fark edilir. Freud’un bu örneklere getirdiği açıklama, dördüncü örnek ile ilk üçü arasındaki benzerliği görmemizi sağlayacak gerekçeler sunar. Bu süreçte Freud, olumsuzlama olgusunda yer alan ve ilk bakışta pek görünür olmayan dördüncü anı bize gösterir.
Freud, övünmenin tehlikesini Bayan Emmy von N. üzerine yaptığı incelemesinde ele alır. Bunu uzun bir dipnotta yapar; üstelik çalışmasının başında okurlarını, tedavinin başlangıç döneminde geceleri aldığı notları aynen aktaracağını ve daha sonra edindiği içgörüleri dipnotlarda sunacağını belirterek uyarmıştır. Emmy von N.’de düzenli olarak boyun krampları görülmektedir. Freud bunları şöyle betimler: ‘’Bir önceki akşam en son boyun krampından bu yana çok zaman geçmiş olmasına duyduğu şaşkınlık böylece zaten o sırada bilinçdışında hazırlanmakta olan ve algılanan yaklaşan durumun habercisi oluyordu. Bu garip haberci daha önce söz ettiğim Bayan Cacilie M. olgusunda düzenli olarak ortaya çıkıyordu. Örneğin sağlığı çok iyiyken bana “Geceleri cadılar tarafından rahatsız edilmeyeli çok oldu.” ya da “Bu kadar uzun süredir gözlerimde ağrı olmamasından ne kadar hoşnutum”.
17 Mayıs 1889 akşam seansında Emmy von N., genellikle her gök gürültülü fırtınadan önce ortaya çıkmalarına rağmen boyun kramplarının bu kadar uzun zamandır görülmemiş olmasına şaşırdığını ifade eder. 18 Mayıs sabahı ise Emmy von N., “boynunun arka kısmında soğukluk, yüzde, ellerde ve ayaklarda sıkışma ve ağrıdan” yakınır. “Yüz hatları gergindir ve elleri yumruk şeklinde sıkılıdır”. Tedaviden beş yıla kadar bir süre sonra yazılmış olabilecek bir dipnotta Freud, Emmy von N.’nin “bir önceki akşam boyun krampının bu kadar uzun süredir ortaya çıkmamış olmasına duyduğu şaşkınlığın … o sırada zaten hazırlanmakta olan ve bilinçdışında algılanmış bulunan yaklaşan bir duruma ilişkin bir önsezi olarak anlaşılabileceğini” yazar. Analizan, bu doğru önseziyi göz ardı eder.
Freud, benzer önsezilere düzenli olarak sahip olan ikinci bir analizanı, Bayan Cäcilie M.’yi betimler. Freud şöyle yazar: “Kendini en iyi hissettiği zamanlarda bana şunu söylediğinde: ‘Geceleri cadılardan korkmayalı ne kadar da uzun zaman oldu,’ ya da ‘Gözlerimde ağrı yaşamayalı bu kadar uzun zaman geçmiş olmasına ne kadar seviniyorum,’ ertesi gece cadı korkusunun şiddetli bir nöbetinin hemşiresine fazladan iş çıkaracağından ya da bir sonraki göz ağrısı atağının başlamak üzere olduğundan emin olabiliyordum”.
Freud, bu olgular için bir kavramsallaştırma girişiminde bulunur ve bunu şu şekilde ifade eder: ‘’Her olayda bilinçdışında bitmiş bir ürün olarak zaten var olan şey belirsiz bir biçimde gösterilmeye başlıyordu. Ani bir kavram olarak ortaya çıkan bu fikir, kuşkulanmayan (Charcot’nun deyimiyle) “resmi” bilinç tarafından haksız olduğu çabucak ve değişmez biçimde ortaya çıkan bir doyum duygusuna doğru işlemlenir. Hayli zeki bir kadın olan ve histerik belirtileri kavramadaki yardımları nedeniyle kendisine borçlu bulunduğum Bayan Cacilie bana bu tür olayların övüngen olma ya da kötülükleri bekleme konusunda boş inanlar gelişmesine yol açabileceğini söylemişti.’’
Bu övünme örnekleri, olumsuzlamanın diğer üç örneğiyle aynı değildir. Övünmede analizan yanlış bir ifade dile getirmez. Gerçekten de analizan boyun krampı yaşamamıştır, cadılardan korkmamıştır ya da göz ağrısı çekmemiştir. Ancak analizanın aktardığı şey naiftir; çünkü aktarılabilecek en ilginç şeyi aktarmamaktadır. Analizan, bir atağın, cadı korkusunun ya da göz ağrısının gelmekte olduğunu hissettiğini söylemez. İşte burada Freud’un yeni içgörüsünün özüne gelmiş oluruz. Freud, bilinçdışının bilincin sahip olmadığı bir bilgeliğe sahip olduğunu ileri sürer. Analizanların övünmelerinin nedeni olarak da yaklaşmakta olan atağı ya da acı verici krizi sezen bu bilinçdışı bilgeliği gösterir.
Bilinç, sınırlı bilgi kapasitesi içinde ufukta beliren atağı göremez. Bilincin bildirebildiği tek şey, bu tür atakların bir süredir ortaya çıkmamış olduğunun farkında olmasıdır. Dolayısıyla Freud bize şunu söyler: Bir yandan bilinçdışı inisiyatifi alır ve hakikati formüle eder; öte yandan bilinç, bilinçdışının halihazırda bildiği şeyi bilmez. Freud, övünmeye karşı yaygın uyarıyı açıkladığında bunu açıkça ifade eder: ‘’Olgu mutsuzluk yakınlarda olana dek mutlulukla övünmememiz ve olayları önceden bilmemizin bir övünme biçiminde farkına varır hale gelmemizdir çünkü böyle durumlarda anımsamakta olduğumuz şeyin konusu ona ilişkin duygudan daha önce ortaya çıkar yani benimsenebilir zıt bir fikir bilinçte vardır.’’
Övünmede, olumsuzlamanın diğer örneklerinde olduğu gibi son derece gerçek ama korkutucu bir hakikat reddedilir. Hakikat şudur: Bilinçdışı, yaklaşmakta olan bir atağın farkındadır. Yani durum aslında kötüdür. Buna karşılık bilinç, yalnızca geçmişe bakarak her şeyin iyi olduğunu söyler.
Ancak şunu fark etmek gerekir ki övünme kendi değerinden yoksun değildir. Diğer örneklerde olduğu gibi, övünme de sorunu doğru biçimde adlandırarak tam isabet kaydeder. Ne var ki yine diğer örneklerde olduğu gibi sorunu yanlış biçimde değerlendirir. Dolayısıyla övünmenin açık seçik olumsuzlama örnekleriyle olan benzerliği şu şekilde formüle edilebilir: Bilinmeyen ve hoş olmayan bir hakikat doğru biçimde adlandırılmış, ancak yanlış biçimde değerlendirilmiştir.
Freud’un övünmeye ilişkin açıklaması hakkında bir gözlem daha yapalım. Övünmenin bir haberci olabileceğine dair yaptığı açıklamaları açıklığa kavuşturmak için yaptığı son girişimde Freud şöyle yazar: ‘’çünkü böyle durumlarda anımsamakta olduğumuz şeyin konusu ona ilişkin duygudan daha önce ortaya çıkar – yani benimsenebilir zıt bir fikir bilinçte vardır.”
Burada Freud’un övünmeye ilişkin çözümlemesinde, bilinçdışı ile bilinç sistemlerinin ifadeler üretirken farklı mantıklara tâbi olduklarına dair ilk ipucuyla karşılaşırız. Bilinçdışı, hoş olmayan duyguların eşlik ettiği bir şeyi sunma kapasitesine sahiptir. Buna karşılık bilinç, hoş duygulara yönelme eğilimindedir. Freud, makalenin ilerleyen bölümlerinde, bilincin yeri olan benin gelişiminin belirli bir aşamasında kendisiyle ilişkili hoş olmayan hiçbir şeyi kabul edemediğini açıklar. Şöyle yazar: “Başka bir yerde gösterdiğim gibi ilk haz Ben’i iyi olan her şeyi içine almak ve kötü olan her şeyi kendisinden dışarı atmak ister. Kötü olan Ben’e yabancı olan ve dış olan başlangıçta aynı şeylerdir.” Dolayısıyla ben, gelişiminin bu aşamasında narsisistik ve imgesel bir inşa olarak karşımıza çıkar.
Freud, çözümlemek istediği olguyu, yani sözel olumsuzlamayı, sınırlarını çizerek belirledikten sonra bu olgunun arka planını açımlamaya yönelir. Freud bize, sözel bir olumsuzlamanın daha geniş bir sürecin parçası olduğunu öğretir.
Tekrar bakarsak, Freud’un yukarıda da belirttiğim varsaydığı bir önceki evre vardır: bastırma. Freud, bir Verneinung’un, yani olumsuzlamanın mekanizmasını şöyle anlatır: “Olumsuzlama bastırılmış olanın dikkate alınmasının bir yoludur; aslında bastırılmış olanın kabullenilmesi olmasa da bastırmanın kalkışıdır”. Bu fikir Freud için o denli önemlidir ki onu üç kez daha farklı biçimlerde formüle eder. Şöyle yazar: “Böylece bastırılmış bir imgenin ya da düşüncenin içeriği, olumsuzlanması koşuluyla bilince yolunu bulabilir” ya da ‘’Verneinung (olumsuzlama), bastırmanın zaten kısmi bir kaldırılışıdır’’ veya son olarak, ‘’Verneinung aracılığıyla bastırma sürecinin bir sonucu geri alınmış olur’’.
Freud’un verdiği örneklerin çözümlemesinde de daha önce işaret edildiği gibi, bir olumsuzlamanın zorunlu önkoşulu olarak bastırmanın varlığı ortaya çıkar. Bastırma mekanizması başarılı olduğunda bilinç bir boşlukla karşı karşıya kalır. Analizanlara çeşitli sorular sorulduğunda cevabın ‘’bilmiyorum’’ oluşunun bir nedeni de budur. Freud’un Emmy von N. adlı analizanında buna bir örnek görürüz: ‘’Bu yeni şeyleri anlatırken ara sıra yine kekelediğini ayrımsadığım için bir kez daha kekemeliğin nereden geldiğini sordum. Yanıt yok. “Bilmiyor musunuz?” “Hayır.” “Neden hayır?” “Neden hayır? Çünkü bilmeyebilirim! “
Freud, düşüncelerini ilerlettiğinde olumsuzlamayı, serbest çağrışıma katkıda bulunan bir süreç olarak betimler; çünkü olumsuzlama, bilince daha önce yoksun olduğu bir içeriği sağlar. Bu anlamda bilinç, daha önce bilincinde olmadığı bir şeye artık vakıftır. Dahası, bastırılmış düşünceler analizan için önemlidir. Freud, onların vazgeçilmez olduğunu ileri sürer. Freud bunu şu şekilde ifade eder: “Olumsuzlama simgesi yardımıyla düşünme kendisini bastırmanın kısıtlamalarından kurtarır ve doğru işleyişi için vazgeçilmez olan malzemeyle zenginleştirir”. Ve yine: “Ancak yargılama işlevinin yerine getirilebilmesi, olumsuzlama simgesinin yaratılması sayesinde, düşünceye bastırmanın sonuçlarından ve bununla birlikte haz ilkesinin zorlayıcılığından ilk ölçüde bir özgürlük kazandırılmasıyla mümkün olur”.
Ne var ki Freud, olumsuzlamanın bastırma üzerindeki varsayılan zaferi konusunda fazla hevesli olunmaması gerektiğini özellikle vurgular. Bu “zaferi” farklı biçimlerde betimler. Şöyle yazar:
‘’Olumsuzlamanın yardımıyla bastırma sürecinin yalnızca bir sonucu ortadan kalkar – yani bastırılmış olanın düşünsel içeriğinin bilince ulaşmaması. Bunun sonucu olarak bastırma için temel olan şey sürüp giderken bastırılmış olanın bir tür entelektüel kabulüdür. Çözümleme çalışmasında sıklıkla bu durumun bir diğer, çok önemli ve bir ölçüde tuhaf şeklini yaratırız. Olumsuzlayı yenmenin yanı sıra bastırılmış olanın tam bir entelektüel kabulünü gerçekleştirmeyi başarırız; ama bastırıcı sürecin kendisi henüz bununla ortadan kalkmamıştır.’’
Dolayısıyla olumsuzlama son derece muğlak bir edimdir. Bir yandan bastırmanın hayati bir yönünü geri alır; zira olumsuzlama bastırılmış olanı adlandırır. Olumsuzlama, dikkatli bir dinleyiciye bastırma çabasının nesnesinin tam olarak ne olduğunu bildirir. Öte yandan ise olumsuzlama, analizanın söylemi içinde adlandırılan ve böylece açığa çıkan hakikati kabul etmediğini her dinleyiciye açıkça gösterir. Freud, analizanın rüyasında temsil edilen kadın figürünün, örneğin buyurgan bir figür olarak, gerçekte analizanın annesi olduğunu bilir.
Oysa analizanın olumsuzlaması bunun tersini dile getirir: Bu kadın figürü annem değildir. Freud, bu olumsuzlamanın muğlaklığını şu sözlerle son derece iyi betimler: ‘’Sanki hasta şöyle demiştir: ‘Bu insanı düşündüğümde aklıma annemin geldiği doğru ama çağrışımın önem taşımasına izin vermeye niyetim yok.’’’
O halde bu bize şunu gösterir: hayırdan önce bir evet vardır. Olumsuzlama aracılığıyla elde edilen itiraf, bu şekilde tanınıp tanınmamasından bağımsız olarak, Bejahung’un bir göstergesi, bir işaretidir. Freud, Bejahung’u bilinçdışı sözcelemenin ilk zamanı olarak açıkça eklemler; bu, onun ikinci zaman olan Verneinung’da sürdürülmesini varsayan zamandır.
Antonio Quinet şöyle özetler: ‘’Nevrotik için olumsuzlama ilksel bir olumlamanın, yani Bejahungun temeline ve Ötekinin mahallinde Babanın-Adı’nın içselleştirilmesine tekabül eder. İlksel olumlamanın olmaması, yalnızca olumsuza, yani “hayır’a” denk düşer ve “evet’e” karşı gelir. Özne bir şeyi ve karşıtını ifade eder, çünkü gösteren açısından bir karşıtlık yoktur yalnızca bir kayma vardır. Burada gösteren, mantığın temelinde bulunan ve simgesele girmenin paradigmasını oluşturan diferansiyel niteliği taşımaz, Lacan bunu Fort-Da makara oyununda gösterir: Burada, dilin temelini oluşturan, birbirinin karşıtı bir gösteren çifti vardır. Şizofrenide bütün gösterenler birbirine denktir, aralarında ne bir hiyerarşi ne de karşıtlık vardır.’’
Lakin tekrar hatırlatırsak, Freud’dan biliyoruz ki bu olumsuzlama, bastırmayı tamamen ortadan kaldırmak için henüz yeterli değildir. “Çünkü varoluş yargısı, Freudçu mitte anladığımız biçimiyle işliyorsa,” diye sürdürür Lacan Écrits’de, “bu ancak aklın kurnazlığının payını iki kez çekip aldığı bir dünyanın pahasına olur.” Aklın kurnazlığı, Lacan’ın aynı eserde açıkladığı gibi, “öznenin daha en başından sonuna kadar ne istediğini bildiği” anlamına gelir. Başka bir deyişle, görünüşler ne olursa olsun, özne her zaman kendi belirleniminin pusulası tarafından yönlendirilen bir yazgı tarafından sürüklenir; bu da onun simgesel Bejahung’udur. Kendisi de jouissance varlığı tarafından belirlenmiş durumdadır. Analiz, kuşkusuz, tam da bunu açığa çıkarmak ve çözmek için vardır.
Lacan, Écrits’de Jean Hyppolite’in yorumuna verdiği yanıtta şöyle der: “Her temsil, ancak ilk algıdan yeniden ürettiği şey ölçüsünde değer taşır.” Burada Lacan, Freud’un Die Verneinung metninin altıncı paragrafını şu şekilde yeniden formüle eder:
“Öyleyse başlangıçta, temsilin varlığı, temsil edilenin [dış] gerçekliğinin zaten bir teminatıdır (Bürgschaft) […] Algının gerçeklik niteliğini kazanması ancak onu bütün bir dünyaya düğümleyen simgesel eklemlenmeler aracılığıyladır. Ama özne [burada Kurt Adam], başlangıçta kendi Bejahung’undan dışladığı (verworfen) [kastrasyon] simgesine çarptığında, bundan daha az ikna edici bir duygu yaşamayacaktır. Çünkü bu [kastrasyon] simgesi yine de imgesel düzene girmez. O [yine bu kastrasyon simgesi], Freud’un dediği gibi, aslında ‘var olmayan’ şeyi oluşturur; …ve tam da bu haliyle ex-siste eder; çünkü hiçbir şey, varsayılan bir yokluk zemininden başka bir şey üzerinde var olmaz. Hiçbir şey, var olmaması ölçüsünde var olur… Halüsinasyonun içeriği, ne kadar yoğun biçimde simgesel olursa olsun, Gerçek’teki ortaya çıkışını, onun [kastrasyon simgesinin] özne için var olmamasına borçludur. Gerçekten de her şey, [bu öznenin] bilinçdışında imgesel bir kadınsı konuma sabitlenmiş kaldığını gösterir; bu da onun halüsinatuvar sakatlanmasına her türlü anlamı ortadan kaldırır. Simgesel düzende, boşluklar da en az doluluklar kadar anlamlandırıcıdır.”
Lacan’ın vurguladığı kısımlar ve yaptığı ayrım çok önemlidir. Zira Bejahung ile men etme arasındaki bağlamı bilmek gerekir. Yine Quinet şöyle der: ‘’Lacan’ ın ileri sürdüğü men etme kavramını ve Ötekinin mahallinde Babanın-Adı’nın men edilmesinin psikozun temel mekanizması olduğunu görüyoruz. Freud’un metninin çalışılmasından başlayarak ilksel bir olumlamanın (Bejahung) karşısına men etme ( Verwerfung) çıkarılır.’’
Nevrozda bir olumsuzlama söz konusuysa, psikozda bu durum negativizm olarak karşımıza çıkar. Freud bu meseleye Verneinung makalesinin sonlarında değinir: ‘’Genel olumsuzlama eğilimi, bazı psikotiklerde gözlemlenen negativizm, muhtemelen libidinal bileşenlerin geri çekilmesi yoluyla gerçekleşmiş bir dürtü çözülmesinin işareti olarak anlaşılmalıdır.’’ Burada Freud aslında olumsuzlama ile psikozdaki negativizm meselesini birbirinden ayırır. Bu ayrım zorunludur.
Buna daha yakından bakarsak, mesela şizofrenide öznenin kendi dünyası üzerinde bir tür denetim duygusu elde etmeye çalışırken başvurduğu olanaklardan biri, tam da negativizmi tercih etmesidir. Ancak bu, özne tarafından başlangıçta özgürce yapılmış bir seçim değildir. Çünkü özne muhtemelen çok erken bir dönemde Freud’un “ilksel Bejahung” olarak adlandırdığı şeyi reddetmek durmunda kalmıştır. Bu, ilksel simgeselleştirmeye, yani simgesel matrise yöneltilmiş bir hayırdır; aynı zamanda Verneinung’a yöneltilmiş bir hayırdır. Oysa Verneinung (olumsuzlama) tipik olarak nevrotik bir işleyiş tarzını kurar.
Bu noktadan itibaren Verwerfung yolunu, Lacancı çeviriyle men etmeyi (forclusion) izleyen psikotik özne, simgesel düzeni, yani anlamlar düzenini bir bakıma reddeder ya da geri çevirir. Bu durum yapısaldır. Bu nedenle özne, onu yeniden söyleme, ortak anlama, toplumsal bağa ve anlamlar alanına geri getirmeye zorlayacak her şeye karşı spontan ve neredeyse harfi harfine bir karşı koyuş sergiler. Bu anlamda Verneinung’un, yani olumsuzlamanın yokluğu, ilksel simgeselleştirmenin yokluğundan, dolayısıyla men etmeden kaynaklanan bu durum, şizofrenik negativizm olarak ortaya çıkar.
Bu sebeple negativizm ile olumsuzlama arasındaki farkı özellikle söylem boyutunda karıştırılmamak gerekir. Histeriğin ‘bilmek istemiyorum’ ile söz gelimi melankolinin negativizmi aynı değildir. Örnek olarak melankolik söylemin örneklendirmek amacıyla, Herman Melville’in çok iyi bilinen “Katip Bartleby” adlı öyküsüne gönderme yapılabilir; bu öyküde, kahramanın gerçekliğe yönelik her türlü olası yatırıma karşı gösterdiği pasif direniş, giderek tüm karakterleri aynı apatiye (yani genelleşmiş bir ketlenmeye) sürükler.
Şiddetli bir pasifliğe ve negativizme saplanıp kalmış olan Bartleby’yi yerinden söküp atmak imkânsızdır; sonunda onu hapishaneye kapatırlar. Orada yemeyi ve içmeyi reddeder ve başkalarında öylesine güçlü bir iktidarsızlık duygusu uyandırmayı sürdürür ki, bu kişiler kendi kendilerinden kuşku duymaya başlarlar.
Bu tam da Freud’un histerikler için işaret ettiği, bilmemek istememe hali değildir. Bir ilişkiyi, tam da öznenin gerçekliği kendi ruhsal örgütlenmesine özgü yansıtıcı şemalar aracılığıyla sezebilmesini mümkün kılması gereken o ilişkiyi olumsuzlukla cevap vermesine karşılık gelir.
Melankoliğin, kendisine sunulan her türlü yatırımı, bunların muhatabını tasavvur edemeyeceği inancıyla paradoksal bir ısrarla geri itmesi, dolayısıyla negativizme bağlanabilir; bu, kendini görememe ve şeylerle ilişkiye girmeye layık görmeme anlamında kendini duyurabilir.
Tekrar edersek, olumsuzlama ile olumsuz olan negativist tutum kesinlikle karıştırılmamalıdır. Zira yazımda da genel olarak ifade ettiğim gibi, özne başlangıçtan itibaren duygulanımdan arındırılmış bir tarzda şeylerle yüzleşmekten kaçınmak amacıyla, salt biçimsel bir akıl yürütme aracılığıyla her türlü yatırımın beyhudeliğini kanıtlamaya çabalar. Ne var ki Bartleby’nin olumsuzluğu, Freud’un 1925 tarihli makalesinde sözünü ettiği olumsuzlama ile örtüşmez.
Gerçekten de melankolik özne için mesele, bastırılmış bir temsil ya da düşünce içeriğini, örneğin kabul edilemez bir imago figürüyle bağlantılı olan bir içeriği, olumsuzlamak değildir. Melankolik özne, şeylerin kendisi için herhangi bir değer taşıyabileceğini negativize ederek ve onların aşırı kırılganlığını ileri sürerek açıklar. Bu özgün negativist konum, böylece, yok etmeye yönelen bir ilişkiyi, bir niyetliliği hedef alır; özne bunu, sonrasında, yalnızca biçimsel bir söylem aracılığıyla ifade eder; bağlantı noktaları, bağımlı cümle bağlaçları tarafından bütünüyle ritimlendirilmiş, orantısız bir önem kazanan ve Bartleby’in sürekli vurguladığı bir söylemle: ‘’Yapmamayı tercih ederim.’’
Melankolik negativist süreç ile olumsuzlamanın ifade edilişi, son derece ilksel bir savunma oluşumuna işaret eder. Freud’un yukarıda açmaya çalıştığımız Verwerfung terimi, hâlâ genel bir anlamı korur; hem öznenin bizzat kendisinin men edilmesi fikrine hem de bir temsilin men edilmesi fikrine gönderme yapar. Bu yüzden, takip edilmesi gereken ve bir çalışmada söz konusu olan şey, bastırma anlamında bir olumsuzlama mı yoksa yok etme, men etme anlamında bir olumsuzluk mu olduğuna göre değişir. Şu noktayı kaydetmek gerekir ki, histerikten farklı olarak melankolik negativizm, yargının berisinde bir düzleme ya da daha da isabetli biçimde temsiliyetin berisinde bir düzleme ait görünür.
Dolayısıyla negativizmi, yani onun karşı çıkışlarını ve reddedişlerini, Gerçek’e karşı ve müdahaleci jouissance’a karşı olası bir savunma biçimi olarak; toplumsal bağın sarsılması, hatta ona yönelik bir saldırı ya da radikal bir reddiye olarak; apaçıklıkların, anlamın ve ortak söylemin reddi olarak ele almak, öznenin yapı içindeki konumlanışını ortaya koyar. Lacan’ın öğretisi boyunca jouissance ve gerçek kavramlarının evrim geçirmiş olduğunu ve aşırı teorik tartışmalara girmekten kaçınmak adına burada bu iki terimi neredeyse özdeşleştirdiğimizi belirtelim. Örneğin Lacan’ın 16. ve 23. seminerlerine bakılabilir; burada sırasıyla şunları okuruz: simgeselden men edilen ve gerçek’te geri dönen şey hakkında Lacan, “jouissance’ın bütünüyle gerçek olması tam da buradan gelir; çünkü öznenin sisteminde ne simgeselleştirilmiştir ne de simgeselleştirilebilir” der. Öteki’nin reddi, Öteki’ye yöneltilmiş kategorik bir hayır ve bu kitlesel karşı çıkış, onunla yüzleşmek zorunda kalan kişi için son derece yıpratıcı, adeta yıkıcı bir durumdur. Burada, Öteki’nin buyruklarının erişim alanı dışında konumlanan, buyuran sesi ve yön veren normu şiddetle reddeden bir özneyle karşı karşıyayız. Bu genelleşmiş negativist tutumda en paradigmatik ve klinisyen için en zorlayıcı olan şey kuşkusuz sözden vazgeçiştir. Atalet, eyleme geçmeme ve pasivite gibi terimler, bedende sözün güçsüzlüğünü; sözün bu bedene yaşam ve hareket verme, onu gerçekten cisimleştirme konusundaki yetersizliğini ifade eder. Bu durum, depresyonun bir klinik fenomeni olarak değil, daha ötesinde öznenin yapı içindeki konumu üzerinden okunmalıdır.
Yorum bırakın