Kıskançlık ve Yas Üzerine – I

(Kıskançlık) temelde üzüntüden, sevilen nesneyi yitirme düşüncesinden kaynaklanan acıdan ve diğer incinmelerden ayrılabildiği sürece narsisistik yaralanmadan, ayrıca başarılı rakibe karşı düşmanlık duygusu ve kişinin kendi benliğini yitiminden sorumlu tutmaya çalışan az ya da çok miktardaki özeleştiriden oluştuğu kolayca görülebilir.’’  (Freud,1921)

Kıskançlığın psikanalitik açıdan bu konumu, normal bir affekt olduğu şeklindeki bu gözlemle başlar. Bu bize kıskançlığın tanımının nasıl inşa edildiğini görme fırsatı veriyor. Freud bize kıskançlık konusunda bazı kademeler sunuyor; yarışmacı ya da normal kıskançlık, yansıtılmış kıskançlık ve sanrısal kıskançlık.

Normal kıskançlıktan bahsetmek, onu sıradan olarak değerlendirmek veya bir norma indirgemek anlamına gelmez. Freud bunu yaparken, kıskançlığın en göze çarpan özelliklerini psişik yaşamın kalbine sessizce geri yerleştirmek ve Lacancı terimlerle ifade edersek, üniversite söyleminden kopuşunu hızlandırmak için uğraşır. Ancak bunu yaparak, her zaman olduğu gibi diğer çalışmalara hakkını vererek, bu olgunun bileşenlerini analiz eder; kıskançlığın “katmanlarının” ve “evrelerinin” oluşturduğu psişik dinamikteki yerinin yeniden sorgulanmasını sağlar. Kıskançlık adını taşıyan laf yığınları arasından, girişteki tanım cümlesinin ışığında eklemlenmelere bir göz atmak söz konusudur. O yüzden bu yazımda normal olarak adlandırılan kıskançlığı ele alıp, kıskançlığın tüm yönlerini ele alamayacağım. Aslında daha spesifik bir noktaya dokunmaya çalışacağım.  

Her şeyden önce kıskançlık, gerçekten de affektif sancıların ifadesi açısından kendini fark ettiren durumdur. Az ya da çok her insanda bulunan normal bir affekttir. Bu, o halde şu anlama gelir; kıskançlık diğer semptomlar gibi alelacele psikopatolojinin bir bölümüne indirgenemez. Freud o yüzden bu meseleye kuşkulu ve sorgulayıcı yaklaşır. Bunun bir affekt olduğunu söylemek, Freud’un ‘’Dürtüler ve Değişimleri’’ metninde belirttiği gibi, onun dürtüsel itkinin boşalmasına bağıntılı olarak temsili bir öğeyle oluşturduğunu, ama bir yandan da kör olduğunu hatırlamaktır. O halde bu teoriye yaslanırsak şöyle diyebiliriz: Kıskançlık, temsilleri bakımından bir kısmı ile bilinçli, bir kısmı ile ise bilinçdışıdır. Kişi, kıskançlığının etkilerini dolaylı ya da doğrudan yaşar. Bu etkiler olurken, bunlara bedensel etkiler eşlik edebilir; uykusuzluk, iştah kaybı ya da artışı gibi semptomlar geliştirebilir ancak kişi bu kıskançlığın gizlediği bilinçdışı olayı fark etmez.

Bu etkilerin ise hiç yaşanmadığı hatta kıskançlığın esamesinin okunmadığı durumları ise Freud şöyle vurguluyor: ‘’eğer bu kıskançlık duygusu yokmuş gibi görünüyorsa, bunun nedeni bastırılmış olmasıdır’’. Dolayısıyla kıskançlıktan arınmış bir varlık neredeyse yoktur, lakin diğer hazsızlık veren şeyler gibi, onu dışarı yansıtmak her zaman mümkündür. O halde şu soruyu sormak gerek:  kıskançlık bilinçli bir affekt olmadan nasıl ifade edilir? Kıskanç kişi böyle hissettiği için, kıskançlığın “sancıları” denen şeyi  (büyük bir korku ve dehşet içinde, bazen ise bedensel etkilerinden dolayı kelimenin tam anlamıyla “kaygılı” bir tonda)  deneyimler. “Kıskançlık” bastırılmış durumda, yani bilinçli bir kıskançlık deneyimi olmadan nasıl görünür? Freud’un ima ettiği gibi, kör bir affekt olabilir, öyle ki kıskançlık duyumsamasını kuvvetle bastıran bir özne, kendi bilgisi dışında onun çarklarını harekete geçirerek hareket edebilir. Bu ne demek? Kişi kıskançlık duymadığını belirtir, lakin her eylemi ve düşüncesi bunu onaylar. ‘’Yanlışlıkla’’ yapılan edim hataları ya da ‘’iyi niyetli’’ hareketler ve şakalar bunlara örnek olabilir. Belki de en öldürücü olan ve en keskin eyleme dökmelerin anahtarını veren bu soğuk kıskançlıktır.

Peki tüm bu kıskançlığın çarklarını döndüren, kişiyi sıkıntıya sokan, onu depresifleştirip, eyleme sürükleyen olgu nedir? İlk bakmamız gereken durum  (zaten hemen göze çarpan durum olarak kendini yoğun olarak gösterir ve yazıma konu olan asıl kısım budur) kıskançlık ile yas arasında kurulan yakınlaşmadır. Bu yas meselesini ele alırken, Freud’un, kıskançlığın olağan kavrayışlarında apaçık görülen bir özellik olan sahiplenmeden söz etmediğini belirtmek gerekir. Kıskançlığın sahipleniciliğe tercüme edildiği doğrudur. Görünür olan, nesneye sahip çıkma, onu paylaşamama durumu olabilir. Bu kıskançlığın kolay okunan kısmıdır. Ancak meselenin daha da ötesine bakmak istersek bunun hemen libido meselesi olduğunu anlamamız gerekir. Libido tarafından kuşatılan ötekini hedefleyen ve ona dair hayali, beklenen ya da gerçek bir kayba verilen bir tepkidir. Her şey aşk nesnesinin yarattığı bu aktarımla başlar; kaybolacağına inanılan ve öznede narsistik bir yaraya neden olacak olan nesneden kaynaklıdır. Görüyoruz ki kıskançlık, yası önceleyen ve bu yaranın açılmasına verilen bir tepki olarak orada durur.

Bu duruma detaylı olarak bakmak istersek Nasio’nun Aşk Acısı kitabı önemli bir özet olarak nitelendirilebilir. Şöyle diyor Nasio: ‘’Aşk acısının ilk tanımını, bizi sevilen varlığa bağlayan bağın aniden kopmasıyla oluşan duygulanım olarak artık öne sürebiliriz. Bu şiddetli ve ani kopuş, ruhun bedenden bir anda ayrılışı ya da yürekten yükselen sessiz bir çığlığa benzer bir ıstıraba neden olur.’’ Bir ıstırap halinden bahsediyor Nasio. Bu hem psişik hem de bedensel olarak deneyimlen bir ıstırap durumudur. Şöyle devam ediyor: ‘’Aslında bir sevgi bağının kopmasının yarattığı şok, şiddetli bir fiziksel saldırıyla tetiklenen şoka benzer: Psişik sistemin dengesi sekteye, haz ilkesi yıkıma uğramıştır. Aşk acısı tanımı önerelim ve acının bilinç düzeyinde, fiziksel acıda olduğu gibi ben’in bedensel kabuğunun zorlanmasından değil, seçtiğimizle bizi bağlayan bağın ani kopuşundan kaynaklanan itkisel sarsıntı (travma) halinin ben tarafından -içe dönük olarak- algılanmasını ifade eden duygulanım olduğunu söyleyelim. Yani aşk acısı travmatik bir acıdır.’’ O halde bu tanım bizi daha önce farklı bir çalışmada ifade ettiğim[1] bir duruma götürür; beden ile gösterenlerin birbirine bağlanma meselesi. Lacan’ın Ayna Evresi teorisiyle dürtü ve beden arasındaki ilişkiyi görebileceğimiz noktalardan biri burasıdır. Özne kendi yansımasından heyecan duyar, kıskanır ve aşk ile baştan çıkar. Ayna evresinin mantığına göre parçalanmış bedeni, libidinal döngü yoluyla, imajı her zaman bizimkinden daha eksiksiz olan/ya da olduğuna inanılan öteki (partner/nesne) ile birleştirir. Herhangi kayıptan, ayrılıktan sonra gelen semptomlar bununla alakalıdır. ‘’..aşık olmak bir uzuv edinmektir’’ der Adam Phillips. Onun cümlesinin dayandığı noktalardan biri de burasıdır. Partner kaybı da bir anlamda bir uzvun kaybı muamelesi görür. Bu beden ise psişik bir beden olarak düşünülmelidir. O yüzden bedenin yaralanmasına benzer şekilde, böyle bir kayıp, psişik bir kargaşaya neden olur. Bu kargaşayı önlemek için işte nevrotik depresyonun kliniğini buluyoruz karşımızda. Ama daha önemlisi konumuz ile alakalı kıskançlığın aslında önemli bir durumuna yaklaşıyoruz. Bir savunma gibi, nesnenin kaybedilişine karşı bir duyarlılığın nişanesi gibi beliriveriyor kıskançlık. Çünkü Leader’ın ele aldığı önemli bir kavram var; beklentisel keder. Şöyle tanımlıyor Leader: ‘’ Peki ama beklentisel kederin özü gerçekten bu mudur? Beklentisel kederin aslında yasını tuttuğumuz kişi ölümden çok uzak olduğunda yaşanan bir olgu olduğu ileri sürülebilir. Bir çocuğun çok sevdiği anne veya babasının bir gün orada olmayacağını fark ettiği o anlarda bu olguyu bulabiliriz. Bu rahatsız edici farkındalık çocuğu hem üzebilir hem de ebeveynine karşı öfke duymasına neden olabilir. Aileler çoğu zaman bu meseleye kafası takılan çocuğun davranışındaki ani değişim karşısında, özellikle de çocuk o dönem bu konuda bir şey söylemiyorsa afallarlar. (…)Beklentisel kederin yol açtığı sonuç, nesnenin kendi yokluk ihtimalini içerdiğine dair acı verici bir farkındalıktır. Bir hiçlik yaratılır. Bu tam da, çocuklukta yasa dair tartışmada karşılaştığımız şey değil midir?’’

Bir kaybın, (Lacan ve Klein açısından kurucu unsur işlevine atıfta bulunursak), psişik yaşamda derin etkileri mevcuttur. Özellikle Lacan’ın 10. seminerde öznel bölünme ile ilgili bahsettiği durum, bilinçdışı fantazm ve yapılar (nevroz, sapkın ve psikoz) açısından çok önemlidir. Bu öznel bölünme kabaca, dil yoluyla yani sembolik Öteki yoluyla, jouissance öznesi ile arzulayan bir özne arasında bir bölünmeyi ifade etmeye çalışır. Jouissance öznesinin dönüşümünde ve arzulayan bir öznenin ortaya çıkışında a nesnesinin rolünü ana hatlarıyla belirtir. Bu işlem yani bu bedenin gerçeğinin dille karşılaşma işlemi,  Lacan tarafından uzun bir bölme işlemi olarak ele alınır; bu bölme işlemi aracılığıyla dilin Ötekisi tarafından kavranamayan bir artık (‘a nesnesi’) üretilir.  Jouissance ve Öteki’nin fantazmda buluştuğu nevrozda durum budur. Dolayısıyla a nesnesi, arzumun nedeni olan nesne, nevrozda Öteki’nde olduğu fantazm edilen bulmacanın eksik parçasına işaret eder. Bu nesne, arzunun nedeni haline gelir ve özneyi, Öteki ile ilişkisinde bir eksiklik konumuna sokar. Bu kayıp nesne, arzunumun nedeni olan nesneyi Öteki’nde ararım. Aslında bu bilinçdışı fantazm ürünüdür. Bu basit özet sonrası konuyu dağıtmazsak, kişi kıskanır ama kendi fantazmından izler taşır. Nesne ile kurulan bu aktarımsal ilişkide kendi fantazmının senaryosunu tekrar eder. Freud’un belirttiği gibi kıskanç kişi, partnerinin onu aldatması ya da ortadan kaybolması konusunda haklı olsun ya da olmasın, bu konuda kendi fantazmından azade değildir. Kıskanç kişi, partneriyle girdiği bu aktarımsal ilişki içinde keskin kaybı ve bununla alakalı yas deneyimini savuşturmak için mücadele eder.  Bu bir partner olabilir, yakın bir arkadaşlık ilişkisi ya da arkadaş grubu olabilir. O halde nesneyle ilişki biçimi olarak kıskançlık fikri ile yasın bir ilişkisi olacaktır. Bu ne demek? Örnek olarak; kişiler zamanla değişebilir, insanlar birbirine verdiği sevgi sözlerinden vazgeçebilir, çiftlerin aralarındaki bağ gevşeyebilir ve hiçbir şey eskisi gibi olmayabilir vs. Bunu detaylı olarak ele alacağız ama burada önemli bir nokta var; Freud, bahsettiğimiz yas unsurundan da kaynaklı, sadakati kaçınılmaz öznel gerilimin bir nedeni yapar. Gerilimden bahsediyorsak, kısmi dürtüler meselesini, tüm bunların içinde beden meselesini gündemimize getirmek durumundayız. Buradaki kısmi dürtüler fikri üzerinde çeşitli nedenlerden dolayı tekrar ve tekrar ısrar ediyorum: bedenin farklı erojen bölgeler olarak parçalı olması kökeninden, kronik bir istikrarsızlık ve potansiyel tutarsızlık özelliği taşıyan libidonun kendiliğinden hareketliliği ile bağlantılı olduğu için.  Bu nedenle özne, bastırmaya boyun eğmiş olsalar bile ondaki sadakatsizliğe yönelik dürtüleri, kafa karışıklığı içinde algılar; ondaki kısa izler halinde “sürekli ayartmalar” (dürtünün sürekli akışının özelliğine benzer) duyumsar. Bu nedenle, bir rahatlama işlevine sahip olan yansıtma mekanizmasına başvurulur. Kendisindeki bu ayartmaları inkar eder fakat yine de bu eğilimleri o kadar güçlü bir şekilde duyumsar ki, onları rahatlatmanın bir yolu olarak bilinçdışı bir mekanizmaya başvurur. Yansıtma, gerçekten de Freud için temel bir mekanizma oluşturur, ancak tam anlamıyla merkezi bir savunma mekanizması oluşturmaz. Yansıtma  ile ilgili diğer yazılarımda detaylı açıklamalar yapacağım. Devam edersek, kıskançlık suçlayıcıdır: Suçlayan, kendinde hissettiği suçluluğu, ötekine atfederek “suç işletir”. Karşı tarafın ‘’gerçekten’’ suçlu ya da suçsuz olması, bunun savunmatik yönünü dışlamaz. Bu yansıtmanın kazancı, bir aracı tarafından rahatlatmak ve aynı zamanda kendini tatmin etmektir. Freud, “kişinin kendi suçluluğundan beraat etmesinden’’ söz eder. Kısacası, kıskanç yansıtma, süperegoyu düzenler. Öznenin ötekinden şüphelendiği ve onu suçladığı her zaman, bu düzenek aracılığıyla, kendisini kendi sadakatsizlik ayartmalarından “temizler”.

Yansıtmayı bir kenara bırakıp, asıl konumuz olan yas ve kıskançlık meselesine tekrar bakalım. Kıskançlık, kayba karşı normal ve biraz da dürtüsel tepkidir. Şöyle ifade edebiliriz: kaybı, yas takip eder; kıskançlık ise onu önceden haber verir. Yas altında olan özne, kesin olarak kaybedilen bir nesneyle uğraşmak zorundadır. Tekrar işlenecek anılar, önceki kayıpların tekrar gündeme gelmesi, kendini suçlamalar ve libidonun kaybına dair bir depresyon. Tüm bunlar zorunlu bir yas çalışmasında özneyi bekleyen olası durumlardır.  Kıskanç kişi ise, sürekli gündemde olan bu yas durumuyla tehdit edilir.  Aslında bakarsanız kendisinin uyandırdığı ve yarattığı bir yastır bu. Dolayısıyla, aslında kişinin kavrayış boyutu, tam ve özel olarak kendi kendini kışkırtan, hatta neredeyse “dünyasının başına” yıkılacağı kayıp olasılığıyla ilgilidir. Fark edildiği gibi, kişi kendi kendini gerçek bir kayba doğru itmeye başlar. Diğer bir bakıma, kendiliğinden davranışlarını (partnerle ya da arkadaşları ile ilişkisini) değiştiren fobik ve ileriye dönük yas biçimidir. Bu kadar bariz olan kıskançlık durumundaki rekabet, yasla yani bir bakıma tekrarlarla dolu bir yas söz konusu olduğunda ikinci sırada olabilir, çünkü özne her kıskançlık nöbetinde, nesnesini yeniden kaybetmenin güçlü hissine kapılır. Rekabetin kökeninde aslında yasa düşme korkusu vardır.

O zaman yas tutmanın ölümden, kayıptan veya sadakatsizlikten kaynaklandığı hatırlanacaktır. Kıskanç özne, daha önce deneyimlediği kayba tepki verir, hem aktif hem de hayali bir yas üretir: Yasını (Ötekinin arzuları gibi) gerçeklik sanır. Kıskançlık durumunun şiddetiyle gölgede kalan depresifin durumu da burada ortaya çıkabilir. Gerçekten de kıskançlığın kalbinde bir yakınma vardır: Özne, ihmal edilmekten, terk edilmekten, küçümsenmekten üzüntü duyar (bir bakıma fantazmındaki ‘x’e karşı şikayetçidir’).

İkinci olarak kıskançlık, narsisizm veya kendini sevme söz konusu olduğunda tam anlamına kavuşabilir. Bu da en azından ikincil narsisizmin bir etkisidir. Ego, kıskançlıkta kendini yaralı, aşağılanmış olarak deneyimler; yıpranmış ve güçsüzlüğü ima eden her şeyle birlikte kendini gösterir. Yine Freud, “narsisistik yaralanma“nın nesne kaybı etkisinden zar zor ayırt edilebildiğini, bunların bir bakıma aynı olayı oluşturduğunu belirtmekte dikkatlidir.  Burada önemli olan, nesne kaybının ego etkisine vurgu yapmaktır. Kıskançlık, sevme ya da nesneye yatırım yapma riskinin narsisistik karşılığıdır.

Kıskançlık bu nedenle diğer yandan da kendine acımaktır. Kıskanç kişi bir bakıma önyargısını haykırır ve nesnenin kaçmasından önce var olan bu önyargılı kayıp duygusuyla gerçekliği bir şekilde uyumlu hale getirmek için, bu duyguyu bulmayı denemekten asla vazgeçmez. Nesnenin etrafından ya da kendisinden ipuçları bulmaya çalışır. Sözcüklerin anlamını kendisi için eğip, büker. Olabilecek her yaklaşıma tehdit unsuru olarak değerlendirmekten asla geri durmaz. Bu durumda aslında kıskanç kişi en bariz olanı yapar; durumları ve nesnesini saptırarak fantazmasının konumuna getirmeye çalışır. Bu evrede kıskançlık duygusunun merkezinde öfke vardır. Bu onun nefret ve küskünlük boyutudur. Nesneye dair bir değişim meydana gelir.  Sevilen nesnenin kendisi nefret edilmeye başlar. Kıskançlık, sevildiği halde nefret edilen, hatta sevildiği için nefret edilen nesneye yönelik bu dürtüsel kararsızlığı içerir ve açığa çıkarır. Kıskançlığın kalbinde gerçekten de sevgi ve nefret karışımı vardır. Bu “kıskanç affekt” (Lacan’ın adlandıracağı gibi), kıskanç çıkarımları karşısında egonun nefsi müdafaasını işaret eder. Yani kendini yaptığı eylemler için savunan kıskanç kişinin “özür dileyen” karakterini oluşturur. ‘’Sevdiğim için böyleyim’’, ‘’Sevdiğimi kimseyle paylaşmıyorum’’, ‘’Seni kaybetmekten korkuyorum, o yüzden böyle davrandım’’, ‘’Kıskanç biri olunca kendimi kaybediyorum’’ vb. Bu şiddetli taraf, cümlelerden de anlaşılacağı gibi, sözde tutku suçunun tohumunu içerir.

Bununla beraber göz ardı edilmemesi gereken, kuşkusuz en önemli durum şudur: Kıskançlığın pençesindeki özne, gerçekten ihanete uğrasa bile yüreğinin derinliklerinde, talihsizliğinde bu yaşananların ötesinde bir şeyler olduğundan şüphelenir. Karşısındakini şiddetle suçlarken, bir yanıyla kendisini “sorumlu” tutar.  Başka bir deyişle, kıskançlıkta bir kendini suçlama arka planı vardır ve bu da onun yas durumuyla yakınlığını teyit eder. En azından bazı insanlarda bir özeleştiri meselesi vardır:  Bunu zaten başından bildiğini ve bunu bile bile ilişkiye devam ettiğinden yakınır! Veya en azından bundan kaçınmak için hiçbir şey yapmamıştır. Delilleri görmüştür, yine de ötekine ‘’körü körüne’’ inanmıştır. Tekrar edersek, aslında gördüğümüz durum fantazmın bir işleyişidir. Bazıları aldatılmak için bir ilişkiye girebilir. Senaryonun kendisi, bu sonuca çıkmak için kurulmuştur. Tekrar tekrar aynı hayal kırıklığını hatta kendine dair hayal kırıklığını deneyimlemek için. Belki kendine ait bile olmayan bir hayal kırıklığı!

Başka bir durumda ise kıskançlığın alevlendiği ve Freud’un Narsisizm kuramı üzerinden tanımlayabileceğimiz bir evre vardır: Libidinal olarak kuşattığı kişi tarafından tanınmadığı ve ötekilerden daha az sevildiği için daha da kötü hissetmek. Kıskanç özne, kendisinin sevildiği ve ilişkiye dair ötekinin inancını kabul etmekte isteksizdir; her şeyden önce ötekinin sözlerindeki yanlışlıklara ve çelişkilere karşı duyarlıdır. Bu da kendi suçunu arka plana iter, bu savunma yöntemi zımni olduğu kadar daha da işkence edicidir. Bilinçdışı suçluluk (kendine karşı), bilinçli suçlamanın (ötekinin) gölgesinde daha da alevlenir. Freudyen teoriye ek olarak şunu diyebiliriz: kıskanç kişi, öteki suçluya eziyet ederek kendine eziyet eder, kendisini ve karşısındakini aynı anda sanık sandalyesine oturtur. Kıskançlık bu anlamda bağı sado-mazoşist bir boyutta pekiştirir. Kıskançlık, bu tür çiftlerde bağ kurmanın en etkili mazoşist aracı olarak karşımıza çıkabiliyor. Acı çekmekten alınan haz olan, süperegonun “ahlaki mazoşizm” boyutuyla kıskançlığın gönül rahatlığı ilişkisini hissediyoruz. Kıskançlığın “özeleştirisi”nin arka planında yer alan itki odağı olan İd’e göz kulak olurken, egosu üzerinde suçluluk duygusunu uyandırma sanatıyla gerçekten de süperegoyu tatmin eder. Yani tüm bu düzlemi bir hizaya getirir. Dahası, kendi türünde sistematik ve titiz bir karakter sergileyen kıskançlığın buyurgan karakteri de buradan gelir.

Kıskanç kişi bu nedenle aynı anda yas tutar, hayal kırıklığına uğrar, libidinal ekonomi anlamında cimri ve depresiftir. Bu özelliklerin nesne (yas), öteki (düşmanlık), benlik (ızdırap) ve özne (suçluluk) ile ilgili olduğuna dikkat edin. Bu deneyimin tüm bileşik karakterini görebiliriz. Bir bakıma çok eksiksiz bir psişik durumdur. Kıskanç kişinin aynı anda tüm bu halleri içinde olduğunu anlarız. Nesnenin kaybından (kayıp ihtimalinden) dolayı acı çeker, ama aynı anda bu aynı nesneye ve buna bağlı olarak nesne için gelen ötekiye karşı nefrete kapılır ve tabiri caizse egosunun kalbinde dokunulduğunu hisseder. Sonunda, altta yatan daha da acı verici olan nefreti ve saldırganlığı şiddetlendiren belirli bir suçluluk duygusu gelir. Ötekiye yönelik saldırganlığın ve narsist yaranın bir tür “nirvanası” olarak araya giren bu suçluluk duygusudur.

Peki buna fantazm olgusunu atefederek konuştuysak hangi duruma varmış oluruz? Bu şekilde yapılandırılmış herhangi bir kıskançlık, ilkel kıskançlıktan doğar, bu da çocuksu kıskançlığa dokunur. Şöyle diyor Freud: “Bir aşığın kıskançlığı, çocuksu bir kök ya da en azından çocuksu bir pekiştirme olmadan olmaz.’’. Başka bir deyişle, çocuk nasıl kıskançsa, kıskanan yetişkin de bir anlamda bu çocuktur. Bu nedenle sözde normal kıskançlık bir ödipus kompleksine “sahip olmak” olgusundan kaynaklanır. Bu nedenle şiddetlenen kıskançlık, oldukça mekanik bir şekilde ödipal bir saplantı anlamına gelir. Kıskanç affektinin çocukluk yaşamında kök salması daha radikaldir. Kıskançlık bu nedenle erken dönemlerde deneyimlenir ve gerçekten de ilkel affektlerden birini oluşturur – şiddeti ve bedene olan etkisi, onun kökensel bir yerlerden geldiğini doğrular. Sözde yetişkin psişik yaşamını silip süpürdüğünde, bunu tarihöncesi bir affektin şiddetiyle yapar. Elbette Freud’un belirttiği üzere “ilkel rakip” ebeveyne atıfta bulunur. Bu nedenle, çocukluk döneminde kökensel kıskançlığın sancılarını arayabiliriz. Çocuğun kıskançlığı, tabiri caizse sadece kıskançlık değil, daha sonraki durumlarda kendini yeniden alevlendirebilecek kıskançlığın özünün kendisidir. Aynı şekilde, kıskanç yetişkinin şahsında ortaya çıkan da şiddet yanlısı çocuktur.  Böylece hepimiz için “yetişkin” kavramının belirsizliği ortaya çıkar. Hepimiz ne kadar yetişkiniz?

Bu da girdiğimiz ilişkilerde nasıl geçmiş özdeşimlerimiz ile beraber olduğumuzu da bir yandan doğrular. Freud, partnerler arasındaki ilişkisinin dörtlü yapısına işaret eder: ‘’Kendimi her cinsel eylemi dört bireyin dahil olduğu bir süreç olarak görmeye alıştırıyorum.’’ Bu nedenle kıskançlık bir çiftin kalbine dokunur. Nihayetinde, aşıkların çok uzun süre yalnız kalmaları asla garanti değildir. Kendi fantazmları ilişkiye dahil olur ve kendi senaryoları içerisinde birbirilerine denk düşmeyecek şekilde ilişki yaşanır: kıskançlık her an ortaya çıkabilir ve bununla birlikte Öteki’nin arzusu ortaya çıkabilir. Normal kıskançlığın portresinin incelenmesi, patolojik dinamikleri belirleyen bileşenlerin mevcut olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla bu önkoşul, kıskançlık olgusunun tüm halleriyle neyin devreye gireceğinin özünü sorunsallaştırmak için gerekliydi. Yani genel bir kıskançlık portresinden ziyade, öznenin kendi hikayesinde kıskançlığın neye dokunduğunu bilmek daha yararlıdır.

Kaynakça

  •  Freud., S., Cinsellik Üzerine, çev. Dr. Emre Kapkın, Nisan 2015, Payel Yayınları
  • Freud., S., Psikopatoloji, çev. Hakan Atalay, Aralık 2013, Payel Yayınları
  • Freud, S., Metapsikoloji, çev. Dr. Emre Kapkın- Ayşe Kapkın, Şubat 2013, Payel yayınları
  • Lacan, J., Seminar X: Anxiety, çev. A.R. Price, 2014, Polity Press
  • Lacan., J., Seminar I: Freud’s Papers on Technique 1953-1954, çev., John Forrester, 1988, W. W. Nortan & Company, Inc.
  • Leader, D., Depresyon, Yas ve Melankoli çev., Ayça Göçmen, Aralık 2018, Encore Yayınları
  • Nasio, J-D., Aşk Acısı, çev. Hatice Bakanlar-Canan Coşkan, 2007, İmge Kitabevi Yayınları

[1] https://batuhandemir.net/2022/08/20/ask-ve-bilincdisi-bilgi-i/

“Kıskançlık ve Yas Üzerine – I” için bir cevap

YAS, EGO VE BEDEN – Batuhan DEMİR için bir cevap yazın Cevabı iptal et